Varoluşsal Kriz
İnsan, benliğinin farkına vardığı anda ölümün ne demek olduğunu da içten içe bilir: Bir an varsın, bir sonraki an yoksun. Bu inanılmaz büyük bir yük, çok ağır bir kaygı hâli. Ben bu durumun her zaman farkındayım.
İnsanın en büyük korkusu ölmek ve bunun farkında olmak. Bu farkındalık öyle büyük bir yük getiriyor olmalı ki insan onu zihninin arka tarafına itiyor. Sonra büyüdüğü ortamın ona telkin ettiği bir davranışa bu korkunun anlamını yüklüyor.
Hatta bunun telkin edilmiş bir şey olması bile gerekmiyor. İnsan ölüm korkusunu kendi gerçekliğiyle, kendi hayat hikâyesiyle birleştiriyor.
Bir örnek vereyim: Güzel olmaya çalışan bir kadın düşünün. Bu kadın güzelliği bir tamamlanma olarak görüyor. Kafasındaki güzelliğe ulaşabilirse ölümü de yeneceğini varsayıyor.
Ona güzelliğiyle ilgili olumsuz bir yorum yaptığınızda, yapıcı bir yorum bile olsa, bunu fazlasıyla kişiselleştiriyor. Yorumu yapan kişi "Ne var bunda, bu kadar büyütülecek ne var?" diyor. Yorumu duyan ise "Bana hakaret etti, beni aşağıladı" diyerek ona haksız biri gözüyle bakıyor.
Bu örneği binlerce kez çoğaltabilirim. Her insan, ölümsüz olma uğruna diğerlerinden farklı olmaya çabalıyor. Bu çaba da zihnimizin en derininde saklanan ölüm korkusunu "bana haksızlık ettiler" duygusuna dönüştürüyor.
Bu, üzerine belki binlerce sayfa yazılması gereken bir konu; şimdilik kısaca özetliyorum.
"Ben kimim?" sorusu dünyanın en güzel sorusu olabilir. Ama bu soruya vereceğin her cevap son derece taraflı olacaktır; burada objektif olmamız imkânsız. Bazı konularda gerçekten haklı olman, başka konularda haksız olduğunu kabul etmenin önünde çok büyük bir engel oluşturur.
Ve evet, her insan bazı konularda yanlış davranır. Bu yanlışlar ona söylendiğinde ya da gösterildiğinde çok sert tepki verir. Bu tepki büyük bir öfke de olabilir, büyük bir tiksinti de.
Karşımızdaki insanın bize yaptığı şeye çok büyük bir anlam yüklemiş olabiliriz. Burada en önemli nokta şu: O anlamı kendi kendimize yüklemiş olmamız. Bütün kavgalar, bütün anlaşmazlıklar, bütün sorunlar buradan doğar. Nokta.
Bir şeye aşırı sinirlenmek ya da aşırı tiksinmek, o duruma düşmekten korkmanızdan kaynaklanır. O korkunun temelinde yatan tepki de ölüm korkusunun ta kendisidir.
Bir gün gerçekten bütün benliğinizi zihninizde öldürmeyi başarıp yeniden kendinize gelirseniz, içinizde bir yaratıcı olduğu hissi inanılmaz güçlü bir şekilde uyanır. Bu gerçek bir histir; ama ne kadar hakikat olduğunu bilmiyorum.
Buna inanmak, buna teslim olmak insanı gerçekten rahatlatır. Bu inanç sana "Öleceğini bile bile devam et" der; hatta "Sonunda yaşamaya devam edeceksin" der. Bu his hafife alınacak bir his değildir, çünkü çok doğru hissettirir. Bu yüzden bunu hiç yaşamamış birinin, örneğin bir ateistin, anlaması çok zordur.
Bu yazının tamamını, hiçbir tarafa yaslanmayan, belki kimilerine göre omurgasız biri olarak yazıyorum. Çünkü bir şeyin kesin doğru olduğunu kabul etmek körlüktür.
Burada yazdıklarımın hepsini Allah inancım yokken de düşünüyordum. Ama şu an öyle bir yerden bakıyorum ki hem Allah'a inanan birinin ne demek istediğini yüreğimde anlayabildiğimi, hem de Allah inancını deli gibi reddeden birinin neden öyle düşündüğünü kavrayabildiğimi düşünüyorum. Çünkü ikisi de bir dönem yoğun bir şekilde benim gerçekliğim oldu.
İki tarafın da beni dışlayacağını bilerek yazıyorum. İki grup da kabul etmeyecek, çünkü ikisi de kendi zihninde o kadar haklı ki kör olabilecekleri akıllarına bile gelmiyor. Belki de taraflardan biri gerçekten haklı. Ama hakikat şu ki bilmiyoruz.
Bildiğimiz tek bir gerçek var: ÖLECEĞİZ.
Toprak olup yok olup gideceğiz. Bir eser bırakmak, bir şeye bağlanmak, bir yere ait olmak, çok ünlü olmak, zengin olmak, en güzel kadın ya da en yakışıklı erkek olmak... Bütün bu isteklerin kökünde ölümsüz olma arzusu yatıyor.
İnsan, başkalarını kendinden daha az önemli görerek, "Ben onlardan iyiyim" diyerek zihnini rahatlatıyor ve belki adının hep yaşayacağını düşünerek ölüyor.
İnsanlığın hem ilerleyişine hem tökezleyişine, bütün tarihsel olaylara baktığımızda şunu söyleyebilirim: Dünya tarihi, ölümden bu kadar korkan insanların kendini o tarihe yazma sanatıdır.
Bugün internet varsa, evimize sıcak su geliyorsa, bunun altında bu korku yatıyor. Bir yerlerde açlık, savaş ve insanlık dramı varsa, o da yine tam olarak bu korkuyu yaşayan insanların zulmüdür.
Bütün bunları bilerek, düşünerek nasıl yaşanır, bilmiyorum. Bunu öğrenmek için yaşamaya devam edeceğim.
Bu yazıları yazmak bile aslında şunu söylemenin bir yolu: "Bakın, beni de görün." Evet, belki çok büyük bir şeyin parçası olamadım; ama ben de düşünüyorum. Bakın, bunları düşündüm, yorumluyorum ve bana, Orhan Veli'ye, bunlar çok doğru geliyor.
İşin komik tarafı, bu aslında o kadar da önemli değil. Çünkü Orhan Veli de bir gün ölüp gidecek.
Ve belki de asıl derdim şu: İnsanoğlunun gerçek ölümsüzlüğü sayılan bir çocuğum bile yok.