aynı terazinin iki kefesi
Yabancı biri senin dilinde iki kelime kurmuş, telaffuzu bozuk, ama gözünde bir çaba var. Ya da başka bir ülkeden biri senin memleketinin kıyafetini giymiş, senin yemeğini pişirmeye çalışmış, senin bayramını kutlamış. O anda içinde bir şey yumuşuyor, değil mi? Sanki biri seni tanımış gibi. Sanki "sen değerlisin" demiş gibi.
İşte tam burada, insanın en çok hoşuna giden şey ortaya çıkıyor: bize hiç borcu olmayan birinin, kendi isteğiyle bize benzemeye çalışması. Peki bu neden bu kadar dokunuyor?
Kendi ailenden, kendi çevrenden gelen sevgiyi düşün. Onlar seni zaten seviyor, çünkü aynı kandan, aynı sokaktan, aynı masadan geliyorsunuz. Bu sevgi güzeldir ama bir yerde beklenendir. Sorgusuz verilir, bazen de sorgusuz alınır.
Ama yabancı biri seni seçtiğinde, hiçbir zorunluluğu yoktur. Ona hiçbir şey borçlu değildir. Onun için senin dilini öğrenmenin, senin gibi giyinmenin pratik bir faydası bile olmayabilir. Yine de yapar. İşte bu yüzden o küçük çaba, ailenin en büyük sevgisinden bile ağır basar bazen. Çünkü seçilmiş olmak, verilmiş olmaktan farklı bir şeydir.
Ama burada bir tuzak var. Az önce yazdığım "seçilme" hissinin bir de gölge tarafı var.
Bir yabancı bize benzemeye çalıştığında sevinmemizin asıl sebebi, belki de onun bize verdiği değer değil, kendi değerimizden hâlâ emin olmayışımız. Eğer kendi kültürüne, kendi diline, kendi yoluna tam güvensen, başkasının onu taklit etmesine bu kadar ihtiyaç duyar mıydın?
Yani aslında sevindiğimiz şey, o yabancının bize benzemesi değil. Bizim, artık kendimize benzemekten korkmamamız için ona ihtiyaç duymamız.
Ve bu ihtiyaç, tek başına durmuyor. Bir de karanlık ikizi var.
Bize benzeyen yabancıyı severken, bize benzemeyenin kötülüğünü de bir o kadar seviyoruz aslında. Fark etmiş miydin?
Bizden olmayan biri bir hata yaptığında, o hatayı büyütüyoruz. Parmakla gösteriyoruz. "İşte onlar böyledir" diyoruz. Dindar biri, başka inançtan birinin yaptığı kötülüğü anlata anlata bitiremez. Seküler biri de, dindar birinin bir yanlışını görünce sanki bütün dindarlığın özetiymiş gibi tekrar tekrar anlatır. Taraftar, rakip takımın küçük bir kabalığını bayrak yapar; kendi takımının aynısını yaptığında ise kafasını başka yere çevirir. İçten içe bilir kötü olduğunu ama büyütemez. Kafasını kuma gömer.
Tuhaf olan şu: bu da aslında az önce anlattığım şeyin ta kendisi. Çünkü bir grubun kötülüğünü büyütmek, dolaylı yoldan kendi grubunu aklamaktır. "Onlar kötü" demek, aslında "biz iyiyiz" demenin başka bir yoludur. Yabancının bize benzemesinden aldığımız onay neyse, ötekinin kötülüğünden çıkardığımız rahatlık da odur. İkisi de aynı kaynaktan besleniyor: kendimizi, bir başkasıyla kıyaslamadan göremiyor oluşumuz.
Yani bir yanda "bize benzeyen iyidir" diyoruz, öte yanda "bize benzemeyen kötüdür" diyoruz. İkisi de aynı terazinin iki kefesi. İkisi de bize, kendimize bakmadan kendimizi iyi hissetme yolu sunuyor.
Bunu görmek, bunu kabul etmek acı bir şey değil, tam tersine bir "kapı." Çünkü bir kere fark ettiğinde şunu sorabilirsin: "Ben kendimi, bir başkasının onayı olmadan da değerli görebiliyor muyum? Bir başkasını kötüleştirmeden de kendimi iyi hissedebiliyor muyum?"
Bunun cevabı evetse, o zaman yabancının çabası hâlâ güzel bir şey olur ama artık bir ihtiyaç değil, sadece bir hediyedir. Ötekinin hatası da sadece bir hata olur, senin iyiliğinin kanıtı olmaktan çıkar. Kimse senin gibi olmaya çalışmasa da, kimse senin gibi olmasa da sen zaten sensin.
Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey tam olarak budur: alkışa muhtaç olmadan sahnede durabilmek. Mevlana'nın sözündeki gibi; "Pişmek."
Son Söz;
Hamdım, Piştim -ve burada anlattıklarımın bir üstü;- Yandım. O da başka bir yazının konusu olsun.
Son Söz;
Hamdım, Piştim -ve burada anlattıklarımın bir üstü;- Yandım. O da başka bir yazının konusu olsun.