← Tüm yazılar

yarın yaparım

Mustafa raporu üçüncü kez okudu. Gözlüğü çıkarıp taktı, sanki kâğıttaki yazı ışığa göre değişirmiş gibi. Değişmedi. "Alzheimer, erken evre." Doktor bunu söylerken gülümsemişti. Kötü haber verirken gülümsemeyi nerede öğreniyorlar, bunu hep merak etmişti Mustafa. Tıp fakültesinde bir ders olmalı: Yüz İfadesi 301 — Felaketi Nazikçe Bildirme.
Nuran olsa ne derdi? Muhtemelen "ben sana on yıldır unutkansın diyorum, şimdi doktor dediğinde mi inandın" derdi. Nuran hep haklı çıkmayı severdi. Öldükten dört yıl sonra bile haklı çıkmayı becermişti, tam ona göreydi.
Zeynep aylarca ısrar etmişti doktora gitmek için. Mustafa da aylarca "iyiyim ben" demişti — anahtarları buzdolabında bulduğu sabah bile, gazı açık unuttuğu akşam bile, telefonunu telefonuyla aradığı gün bile. İnsanın kendine söylediği yalanların en güzel yanı, hiç sorgulanmamalarıydı. Kendine yalan söylerken bir de üstüne "haklısın" diyen tek dinleyici sensin.
Çayını koydu. Şeker attı. İki mi attı, bir mi? Karıştırdı, tattı. Üç atmış.
O gece yatakta uzanırken düşündü. Şu an aklı yerindeydi. Her şeyi anlıyordu — ki asıl sorun buydu. Anlıyordu ki bir gün Nuran'ı unutacaktı. Beraber geçirdikleri harika kırk sekiz yılı, tartışmaları, Bodrum'daki o berbat tatili, hastanedeki son haftayı. Zeynep'i unutacaktı. Torununu unutacaktı. Sonunda kendini de unutacaktı.
"Keşke," dedi karanlığa, "şimdi unutsam da bunları düşünmesem."
Sonra fark etti: unutursa, unuttuğunu da unutacaktı. Yani muhtaç olacak ama muhtaç olduğunu bilmeyecekti. Bir bakıma iyi haberdi bu. Rahatsız olan o olmayacaktı. Rahatsız olan Zeynep olacaktı, altını değiştirirken, adını hatırlatmaya çalışırken, "baba ben Zeynep, kızın" derken.
İşte tam o noktada, yetmiş dört yıllık hayatında aklının ucundan geçmemiş bir fikir yatakta yanına usulca uzandı.
İntihar edebilirsin.
Mustafa fikri tarttı. Şaşırtıcı derecede mantıklıydı. Zaten herkes ölecekti. Sırada bekleyip başkasının insafına kalmaktansa, sıranın önüne geçip işini kendin halletmek — bu, hayatı boyunca kuyrukta beklemeyi sevmemiş bir adam için gayet tutarlı bir sondu. Bankada bile sıra beklemezdi, "ben sonra gelirim" der çıkardı.
Ruhsatlı silahı vardı. Kırk yıllık. Bir kez bile kullanmamıştı, bir kez bile temizlememişti.
Belki de bugünlere saklamıştı, kim bilir.
Kalktı. Dolabı açtı. Silahı çıkardı. Mermiyi sürdü. Şakağına dayadı.
Beyni parmağa emir gönderdi. Parmak emri aldı, imzaladı, dosyaladı fakat işlemedi.
Devlet dairesi gibiydi parmak.
Mustafa bekledi. Parmak bekledi. Duvardaki saat tik tak etti, hiçbir şeye karışmadı.
"Neyse," dedi sonunda Mustafa, silahı indirip. "Yarın yaparım. Bugün aklım hâlâ başımda.
Acelesi yok."
Bu cümleyi söylerken kendini gayet makul bir adam gibi hissetti. Planlı. Öngörülü. Bu iş aceleye gelmezdi.
Ertesi gece yine denedi. Bu sefer bahane: "Yarın Zeynep gelecek, torunu getirecek.
Çocuk görmesin."
Sonraki gece: "Cuma günü kendimi öldürmek olmaz, cuma günü."
Sonraki: "Yatağın çarşafı yeni değişmiş."
Sonraki: "Şu diziyi bir bitireyim" (Dizi Meksika yapımıydı ve üç yüz kırk bölümdü.
Mustafa bunu biliyordu. Kendine söylemedi.)
Sonraki: "Bugün canım istemiyor." Bu, en dürüst olanıydı, o yüzden onu bir daha kullanmadı.
Ay geçti. Silah her gece dolaptan çıktı, her gece dolaba girdi. İkisi arasında bir çeşit
çalışma ilişkisi kuruldu. Mustafa silahı temizlemeye başladı — kendini öldüreceğin aleti pas tutmuş halde tutmak, ona bir tür özensizlik gibi geliyordu. Yağladı, sildi, parlattı. İnsan işini iyi yapmalıydı.
Bu arada bazı şeyler oluyordu.
Bir keresinde kendini Kadıköy'de bir otobüs durağında buldu. Nereye gideceğini bilmiyordu. Bir süre orada oturdu, otobüsler geldi geçti. Sonunda eve döndü, kimseye söylemedi. Kime söyleyecekti ki, kendine mi?
Bir keresinde Zeynep'e telefon açtı, açıldığında ne diyeceğini unuttu. "Sesini duymak istedim" dedi. Zeynep ağladı telefonu kapatınca — bunu Mustafa bilmiyordu.
Bir keresinde Nuran'a seslendi mutfaktan. Cevap gelmeyince "yine kulaklığını takmış" diye söylendi. Sonra hatırladı. Sonra oturdu. Sonra kalkıp çay koydu, çünkü yapacak başka bir şey yoktu.
Zeynep silahı bir gün babasının evinde temizlik yaparken gördü.
Babası banyodaydı. Zeynep dolaba temiz havlu koyacaktı. Havlunun altında, üstü örtülü ama tam da örtülmemiş, kasten yarı görünür bir şekilde duruyordu. Yanında bir kutu mermi. Kutu açıktı.
Zeynep havluyu üstüne koydu. Dolabı kapattı. Mutfağa geçti, çaydanlığı doldurdu.
Ruhsatlı, diye düşündü. Kırk yıldır var. Yeni bir şey değil.
Ama mermi kutusu neden açık?
Belki temizlerken açmıştır. Erkekler böyle şeyler yapar.
Hangi erkekler? Babam kırk yılda o silahı bir kez temizledi, sen daha çocuktun, hayal mayal hatırlıyorsun.
Zeynep çayı demledi. Elleri titremiyordu, buna dikkat etti — titremediğine göre önemli bir şey değildi demek ki. Vücut bilirdi böyle şeyleri.
Babası banyodan çıktı. "Kızım geldin mi, haberim yok."
"Yeni geldim baba."
O gün silahı sormadı. Ertesi hafta da sormadı. Sormamak için bir sürü sebep vardı ve Zeynep bunların hepsini tek tek, özenle, adalet duygusuyla sıraladı zihninde:
Sorarsan gururu kırılır.
Sorarsan alıp götürmek zorunda kalırsın, o zaman aramız bozulur.
Sorarsan hastalığını yüzüne vurmuş olursun.
Adam ne yapsın, kendini savunmak için tutuyordur.
Zaten yapmaz. Babam öyle bir adam değil.
Bu listenin hiçbir maddesinde şu cümle yoktu:
Eğer bir gün gerçekten yaparsa, ben o üç yılı, o beş yılı, o on yılı yaşamak zorunda kalmayacağım.
Bu cümle Zeynep'in aklında hiç oluşmadı. Kelime kelime, harf harf oluşmadı. Yine de bir yerde duruyordu — düşünce olmadan, dille temas etmeden, sadece bir ağırlık olarak. İnsanın kendine bile itiraf edemediği şeyler, itiraf edilmedikleri için yok olmuyorlar; sadece isimsiz kalıyorlar.
Zeynep gece eve gidince kocasına "babam bugün çok iyiydi" dedi. Kocası "iyi" dedi. İkisi de televizyona baktı.
Zeynep o hafta babasına bir tansiyon aleti aldı. Çok düşünerek seçti, en iyisini aldı, kutusunu güzelce sardı. Elinden geleni yapıyordu.
Bir sene doldu.
Mustafa o gece silahı gene çıkardı ve bu sefer kararlıydı. Gerçekten kararlıydı. Bahane yoktu, dizi bitmişti (bitmemişti ama Mustafa dizinin varlığını unutmuştu, bu da bir tür bitiş sayılırdı).
Silaha baktı.
Silaha baktı.
Silaha baktı.
Ve şu gerçekleşti: baktığı şeyin ne olduğunu unutmadı — silah olduğunu biliyordu. Ama ona neden baktığını unuttu. Elinde bir alet vardı ve bu aletin bir amacı olduğunu hissediyordu, sadece amacın ne olduğu, tam parmaklarının ucundan kaymış gibiydi. Bir kelimenin dilinin ucunda kalması gibi. Sadece kelime değildi, ölümdü.
Bekledi. Belki hatırlarım, diye düşündü. Hep hatırlıyordu sonunda.
Bu sefer hatırlamadı.
Bir saat oturdu. Sonra iki. Sonra saat kavramı da masadan kalkıp gitti.
Sabah Zeynep anahtarla eve girdi.
Babası mutfak masasında oturuyordu, önünde silah, gözleri silahta, yüzünde bir çocuğun bozuk oyuncağa bakışı vardı — bu ne, ne işe yarar, bende neden var.
"Baba."
Mustafa başını kaldırdı. Kibarca gülümsedi. Misafire gülümser gibi.
"Buyurun," dedi. "Kimi aramıştınız?"
Zeynep bir şey söylemedi. Masaya yaklaştı, silahı aldı, mermiyi çıkardı, ikisini ayrı ayrı çantasına koydu. Elleri titremiyordu. Bu sefer de titremiyordu. Vücut hiçbir zaman bilmiyormuş demek ki.
Sonra çaydanlığı doldurdu. Yapacak başka bir şey yoktu.
Zeynep babasına bu olaydan sonra üç yıl baktı.
Üç yıl boyunca altını değiştirdi, lokmasını ağzına verdi, adını hatırlattı, hatırlamayınca yeniden hatırlattı, sonra hatırlatmaktan vazgeçti ve "ben Zeynep, sizin bakıcınızım" demeye başladı, çünkü kızı olduğunu söylediğinde adam korkuyordu — kızı olan bir adam olduğunu bilmiyordu ve bu bilgi ona her seferinde yeni bir haber gibi çarpıyordu. Bakıcı olmak daha kolaydı. Herkes için.
Üç yıl boyunca kimseye "bir kez silahı gördüm" demedi.
Babası öldükten sonra bir gün, temizlik yaparken, çantasının en dip cebinde o mermiyi buldu. Yıllardır oradaydı. Neden orada durduğunu bilmiyordu. Atmadığını bile bilmiyordu.
Eline aldı. Baktı.
Baktı.
Sonra çaydanlıktan bir bardak çay doldurdu ve içti.