balyozu kendime vurduğumda
41 yaşındayım. Ömrüm boyunca hiç Allah inancım olmadı.
Bunu, inanırken vazgeçen biri olarak söylemiyorum. Hiç inanmadım. Doğduğum topraklarda herkesin inandığı Allah fikri bana en baştan uzak geldi; zihnim bu fikri hiçbir zaman kabul etmedi.
İtirazlarımın çoğu vardı ama iki tanesi hep başı çekti.
Birincisi şuydu: Allah öyle bir varlıktır ki doğmamıştır, doğurulmamıştır, başı ve sonu yoktur. Tektir. İnsan zihninin alamayacağı kadar yücedir. Ve bütün bu özelliklerinin yanında, yarattığı o aciz varlığın —yani insanın— her gün beş vakit önünde eğilmesini, kendisine tapmasını ister. Bu, o kadar yüce bir varlığın isteği gibi durmuyordu bana. Fazlasıyla insana ait bir ihtiyaç gibi duruyordu.
İkincisi daha ağırdı: İnsan zihninin alamayacağı kadar mükemmel bir varlık, insanı yaratıp ona bu kadar zulmü nasıl yaşatır?
Bu sorular bazıları için rahatsız edici olabilir. Özellikle de Allah fikriyle büyümüş insanlar için. Ama bence bunları düşünmek kimseyi rahatsız etmemeli. Çünkü inandığınız Allah bana bu zihni verdiyse ve beni bu dünyaya kendi payıma düşeni yaşamaya gönderdiyse, bu soruları sordurtan da tam olarak kendisidir.
Kırk yıl boyunca böyle düşündüm.
Bütün doğrularımın yıkıldığı yer
Son üç dört senem oldukça çalkantılı geçti. Ülkenin hali de ayrı bir yerde duruyor.
Bir noktada, kendi doğrularımın doğru olmadığını gördüm. Tek tek, hepsinin. Bu öyle bir şey yarattı ki, kırk senedir kendimle ilgili zihnimde kurduğum bütün gerçeklik yıkıldı.
Buna hemen hemen bütün mistik öğretilerde, bu toprakların tasavvuf geleneğinde de, "benlik ölümü" diyorlar. Hiç olma hali. Kendini yok etme hali.
Bunu birine anlattığınızda insanlar genelde kötü bir şeymiş gibi algılıyor. Öyle değil. Muhteşem bir şey. Tarif etmesi zor ama elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.
İçimdeki üç kişi
Kendi zihnimizin yarattığı gerçekliğe o kadar inanıyoruz ki, o gerçeklik bizim kişiliğimiz, karakterimiz oluyor.
Anlatabilmek için kendimi üç parçaya böleceğim. Çünkü "ben" derken içeride aslında üç ayrı kişi var.
Öz. Gerçek olan. Sahici olan.
Persona — yani maske. Başkalarına, iyi olduğum yanlarımı göstermeye çalıştığım ben. Dış onay mekanizmamızı bu yönetiyor. Dünyaya, diğer insanlara, özümüzün dışında nasıl görünmek istiyorsak öyle görünmeye çalıştığımız yüz. Hem geçmişi hem geleceği o yönetiyor: geçmişi, çünkü inşa ettiğimiz bir karakter var; geleceği, çünkü hayal ettiğimiz bir kişilik var. Terfi almamız gerekiyor, daha çok insan tarafından fark edilmemiz gerekiyor. Bunu tamamen persona yönetiyor.
Bu ikisi sürekli birbiriyle konuşuyor, tartışıyor, anlaşıyor, karar veriyor ve uyguluyor. Hayatımızı yönlendiren bu iki ben.
Gözlemci. Bu asla konuşmaz, hiçbir zaman ses çıkarmaz. Sadece beni seyreder. Beni yargılamaz, yaptıklarıma yalnızca bakar.
Özümüzün içinde gerçek ben var, orası çok sahici. Ama özümüzde korkularımız da var. O korkular özümüzün bir gerçeği; öyle bastırıyoruz ki (persona sağ olsun) onları kabul etmek bile istemiyoruz. Carl Jung buraya "gölge" demiş; çok güzel tespit etmiş.
Bu korkular persona yüzünden asla dışa vurulmak istenmez. Çünkü içeriden bakınca bir eksiklik, bir ezilme halidir. İşin ironisi de burada başlıyor: hayatımızı aslında bu korkular yönetiyor. Persona sadece onları bastırmaya çalışıyor. Çünkü bu, insanın hayatta kalma içgüdüsünü tetikliyor. Biz farkında bile değiliz. Konuya yakından bakmıyoruz; tam içinde olduğumuz için görmemiz mümkün değil. Bu çok normal bir şey.
Hızlı bir örnek vereyim.
Yakın çevrenizdeki insanların hep bir sorunu olduğunu fark edersiniz. "Şu sorunu bir çözse hayatı ne kadar kolaylaşacak" dersiniz. Bazen gaflete düşüp bu konuyu o insana açarsınız ve bam. İnanılmaz bir tepki alırsınız.
Çünkü o konu, o insanın korkusudur. Persona bu korkuyu dışarıya göstermek istemez; çünkü onun için ölüm kalım meselesidir. O yüzden öfkelenir, sinirlenir. Bu bizim insan olarak doğamız, yanlış bir şey yok.
Ama burada hep başkasını görürüz. Kendimizde böyle bir şey olabileceği aklımıza bile gelmez. Çünkü bizim personamız da tıpkı karşımızdakininki gibi saklamayı çok iyi bilir.
Evet güzel kardeşim: karşındakinin maskesi ne kadar gerçekse, seninki de o kadar gerçek. Var yani, kusura bakma. 🙂
İkinci kapı ve "biliyorum" cahilliği
Bu maskeyi o kadar gerçek sanıyoruz ki insan özünü unutuyor. Kim olduğunu unutuyor.
İkinci kapıdan geçmek burada başlıyor. İnsanlar burada gerçekten bir farkındalık yaşıyor. Bunun farkına varıyor, özünün ne yapmak istediğine karar veriyor, hayatını ona göre kuruyor. Beğenmediği insanları hayatından çıkarıyor. Toplumun ona dayattığı kalıplardan çıkıyor ve baya da aydınlandığını düşünüyor.
Bu gerçek bir farkındalık, küçümsemek istemem. Kesinlikle bir üst seviye. Bir sürü insan buraya gelince konunun kapandığını, her şeyi çözdüğünü düşünüyor. Ve burada ömrünün sonuna kadar gerçekten mutlu olduğunu düşünüp buna gerçekten inanabilir.
Ama tam burada acayip bir şey oluyor — çevremde çok sık gördüğüm bir şey. İnsan buraya gelince "artık her şeyin farkındayım, her şeyi biliyorum" noktasına geçiyor.
İtiraf ediyorum: hayatımın son on senesini ben de böyle yaşadım.
"Biliyorum" cümlesi personanın en sevdiği cümledir. Usulca kulağınıza eğilir ve der ki: diğer insanlardan daha iyi bir yerdesin. Aydınlanmanın verdiği "her şeyi biliyorum" cahilliğidir bu. Bu kadar atıp tutuyorsam, kendimden biliyorum.
Bu noktada bir de kendi korkularınızla tanışma meselesi var; o biraz daha zorlu. Etraftaki kötülüğü görmek insana kolay gelir. Kendi korkularınızla tanışmak ise sizi ciddi anlamda yorabilir ama farkederseniz öfkeniz azalır, sinirinizin nereden geldiğini bilir, hayatınızı ona göre şekillendirirsiniz. Ve gerçekten çok makul mantıklı bir insan olarak hayatınıza devam edebilirsiniz.
Habersiz seçilmiş yol göstericiler
Okumaya, dinlemeye, seyretmeye devam ettim. Yani öğrenmeye devam ettim.
Hiç farkında olmadan, istemeden, hatta onların bile haberi olmadan kendime birkaç mürşit — yol gösterici — seçmişim. Hatta benim varlığımdan haberleri bile olmadığı gibi örnek aldığım bu insanların Allah inancı bile yok. Ama bana şu iki soruyu yavaş yavaş sormayı öğrettiler:
Doğru dediğin şey nedir? "Biliyorum, eminim" dediğin şeyden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
Bu örneği hayatım boyunca vereceğim.
Çok yakından tanıdığım biri, kumar bağımlılığıyla dibe giderken ona bir sene önce "ne zaman bırakacaksın?" diye sormuştum. "Borçlarım bitince bırakacağım" demişti. Ben de her mantıklı insanın yapacağı gibi bir tarafımla gülüp inanmamıştım. "Bir bağımlı, beynini nasıl da kandırıyor" diye düşünmüştüm.
Ta ki bu sene şunu fark edene kadar: o tanıdığım bana yalan söylemiyordu. Daha da ilginci, kendine de yalan söylemiyordu. "Borçlarım bitince kumarı bırakacağım" cümlesi onun için o kadar doğru, o kadar gerçek bir cümleydi ki.
Bunu fark etmek benim için bir başlangıç anı gibiydi. Kumar bağımlısı olmayan birine çok saçma gelen bir cümlenin altında, bir zihnin nasıl çalışabildiğine dair harika bir ipucu duruyordu.
Balyoz
Bütün bunların ışığında, kendime söylediğim bütün doğruları masaya koydum. Çünkü bu doğrular başkalarının bir tarafıyla güldüğü doğrular olabilirdi. Elime bir balyoz alıp teker teker hepsine giriştim.
Bu, Allah'ı bulmak için yapılan bir şey değildi. Bu, kendime yönelttiğim "ben gerçekte kimim" sorusunun cevabıydı. Madem kurduğumuz her şey zihnimizin bize oyunu, o zaman gerçek diye düşündüğüm şey gerçekten gerçek miydi? Ben onu aradım.
Düşüncelerime balyozla girişip onları paramparça etmek, meğer daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptırıyormuş bana — hem de haberim olmadan. Maskeyi zaten daha evvel ehlileştirmiştik. Bu sefer öze giriştim.
Son darbeyi vurduğumda, hiç ama hiç beklemediğim bir şey oldu.
Merhaba
Kırk sene inancım yoktu. Bu yola Allah'ı bulmak için girmemiştim. Aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Ama her şey yıkıldıktan sonra "O" merhaba dedi.
Bu, hayatımda yaşadığım en iyi deneyimdi. Bütün yaşadıklarım, verdiğim bütün büyük kararlar, yaptığım her şey; sanki bu tek anı yaşamak için yürüdüğüm yolmuş gibi hissettim. Ne kadar dönüştürücü olduğunu anlatamam.
Anlatamam derken kelime oyunu yapmıyorum. Gerçekten anlatamıyorum. Bunu şöyle düşünün: bilmediğiniz bir dilde karşındakine bir şey anlatmaya çalışmak gibi. Ya da en doğrusu şu olabilir ana dilinde su gibi akışta ve mükemmel hissettiren bir şiiri başka bir dile çevirip okumak gibi. Yaşadığım şeyi size ancak bildiğim dille, Türkçeyle anlatabilirim — ve yine de tam olarak ifade edemem. Her ifade etmeye kalktığımda saçmalarım. Yakın bir tarih öncesine kadar ben de bu dili bilmiyordum.
Bir şeyi daha söyleyeyim: o hal anı, her daim yaşanabilecek bir şey değil. Şu anda mesela o halde değilim.
Bugün nerede duruyorum
Bugün geldiğim noktada hiçbir şeyden emin değilim. Bilmiyorum.
Ama bir şeyden eminim: kader var. Ve biz insanlar bu dünyada bir anlam arayışı içindeyiz.
Buna inanıyorum demiyorum. Bunu biliyorum diyorum. Allah'ın varlığına inanmıyorum — Allah'ın var olduğunu biliyorum.
Yazının başında Allah'a neden inanmadığımı yazmıştım. Bugün geldiğim yerde o anlattıkları benzetmeler ve durumlar o kadar gerçek geliyor ki.
Bunu bir çıkarı olmayan, ömrü boyunca buna inanmamış biri olarak söylüyorum. Beni tanımıyorsunuz, biliyorum. Ama bu gerçek.
"Bak, sonunda buldu"
Şimdi bir tahminde bulunacağım.
Bu yazıyı Allah inancıyla büyümüş biri okuyorsa, sona doğru içinden şu cümlenin geçtiğini düşünüyorum: "Bak işte, adam sonunda doğru yolu buldu."
O cümleyi kurduğunuz an tam olarak ne olduğunu söyleyeyim: yazının başından beri anlattığım şey oldu. O cümleyi kuran, — personanız. Kulağınıza usulca eğilip "bak gördün mü sen hep haklıydın, o da senin durduğun yere geldi" diyen ses. Ve o ses tam da bu yazıyı yem olarak kullanıyor.
Oysa beni buraya getiren şey, o sesin susmasıydı.
Benliğimin ölümü. Doğru bildiğim her şeyin doğru olmadığını görmek. Elimde bir balyozla kendi kesinliklerimin üstüne yürümek. Ben bu yolda hiçbir şey kazanmadım; sadece kaybettim. Kazandığımı sandığım anda da hiçbir şey yoktu zaten. Bu absürdlük zaten tarif edilemez kendinden herşeyinle vazgeçtiğin anda yeniden doğmak gibi.
Eğer bu yazı sizin inancınızı doğrulayıp benliğinizi besliyorsa, ben anlatamamışım demektir. Çünkü o zaman benlik ölümünün hikâyesi, benliğin pohpohlanmasına dönüşmüş olur. Bundan daha ters bir sonuç düşünemiyorum.
Ve bunu size tepeden söylemiyorum. Ben de bu yazıyı yazarken, "gördün mü, sen anladın" diyen o sesle uğraşıyorum. O ses bende de var. Kimsede kaybolmuyor; sadece fark ediliyor.
Ben benliğimi yıktığımda karşımda O'nu buldum. Bunun tek yol olduğunu iddia edemem; kendi yolum dışında bir şey bilmiyorum zaten. Ama şunu sorabilirim — hem inanana hem inanmayana, aynı soruyu:
emin olduğunuz şeylerden, kendinizden bile nasıl bu kadar eminsiniz?