← Tüm yazılar

efendi ile köle arasında

Müslüman bir gelenekle büyümüş bir insanın zihninin en dibinde şu soru yatar:
Tanrı'ya inanmıyorum, çünkü ben o kadar iyi bir tanrı olamam.
Tanrı'ya inanıyorum, çünkü ben o kadar iyi bir tanrı olurum.
Biri kendini bilmekten doğar, öteki kendini bilmemekten. Hangisi haklı, inanın bilmiyorum.
Ama buradaki sarmalı görebiliyor musun? Dünyadaki bütün savaşlar, bütün kavgalar, eşlerin, kardeşlerin birbirine düşmesi, hatta trafikte ettiğin en küçük tartışma... Bütün anlaşmazlıkların altında aynı şey yatar: hayatta kalma mücadelesi, yani ikiliklerin savaşı.
Bu, kendini haklı gören efendilerin ve kendini haklı gören kölelerin savaşıdır. Efendi doğuştan Tanrı'ya inanır. (Sakın başkasını düşünme; bu yazıyı okuyan herkes efendidir ve Tanrı'ya inanır.)
Bir de köle vardır: İçten içe o ortamda en iyisinin kendisi olduğunu bilen ama sesini çıkaramayan. Böyle bir düzende köle Tanrı'ya asla inanmaz. (Yine başkasını düşünme; bu yazıyı okuyan herkes köledir ve Tanrı'ya inanmaz.)
Bunu okuyunca "Ne diyor bu dalyarak?" dedin. Ben olsam ben de öyle derdim. Ama şimdi "Tanrı" kelimesinin yerine "güç" koy ve yeniden oku. Sonra "güzellik" koy. Hatta  sen, evet sen, bu yazıyı okuyan sen, kendi tanrını o boşluğa koyup okuyabilirsin. Daha ne yapayım, omuzlarından tutup sarsayım mı, tokat mı atayım? :D
İşin en komik yanı şu: Anlattığım bu iki uç da yobazlıktır. Hatta körlüğün en uç noktasıdır. Belki de uykunun en derin yeri tam burasıdır. Jung buna "gölge" demiş.
İçindeki efendi ile köle, tanrı ile kul, iyi ile kötü, adına ne dersen de, tam bu ikiliğin olduğu yerde sonsuza kadar dönüp durmak istersin. Ama bir noktada, bu iki karşıt kavramın cevap veremediği yerde bir sıçrama yapmak zorunda kalırsın. Kierkegaard buna "inanç sıçraması" der. Benim hissettiğim şey kendini köprüden aşağıya bırakmak gibidir. Varlılığının yok olup tekrar geri gelmesidir. Çılgınlar gibi haklı olduğun bir kavgada içten içe sırf konu kapansın diye konuyu kapatmak değildir(burası kibirdir), o kavgada haksız olduğunu bütün damarlarında hissedip karşındakine öyle davranmayı gerektirir. 
İşte orası rüzgârın bile esmediği, her şeyin sustuğu, her şeyin dengeye geldiği noktadır. Orası teslimiyettir. Orası ölümdür; ölümlerin en hayırlısı.
Teslimiyet, başkasına teslim olmak değildir. Tam tersine: Bütün benliğinle, bütün varlığınla, bütün iyiliğin ve kötülüğünle, efendi hâlin ve köle hâlinle, kendini kendine, tamamen inanarak teslim etmektir. En azından benim yolum bunu söylüyor. Bunun için kimseye ihtiyaç yok.
Kur'an-ı Kerim bunu mükemmel anlatmış. "Keşke daha önce okusaydım" diyorum. Ama senin gibi ben de okudum, hem de defalarca. Yine de bugün ondan anladığımı bir yıl önce anlamıyordum. Metin değişmedi, ama anlam takla attı. Bir şeyin anlamı, ancak onu gerçekten anladığında yükleniyor. Böyle söyleyeyim, belki beni anlayan birileri çıkar. (Bana yazın, yalnızım.)
Kendini bilememek önce bir yok oluş gibi gelir. Ama o yok oluştan yeniden var olmak, tam da Allah'a açılan kapıdır. Herkesin ikiliğinin inançla bire düştüğü yer. Teklik, birlik, sonsuzluk; başı ve sonu olmayan. Yaratıcıya açılan kapı.
Bizim burada olmamızın tek sebebi O'nun var olması. Başını kaldırıp dünyaya, uzaya, evrene her baktığında O'nun her yerde olması.

Ama benim burada merak ettiğim ve gerçekten öğrenmek istediğim bir durum var. Kendini bütün varlılığıyla bir Allah'ın varlığına inandırmış biri kendini bildi bileli içinde bir yerinde Allah inancı olan biri  inanç sıçraması diye tarif ettiğim yerde ne yaşıyor? Benim geçtiğim yolda Allah'ı bir kere gerçekten yürekten bir kere olsa bile öldürmek gerekiyor. o fikri gerçekten zihinden silmek gerekiyor. Bu konuyu düşünüyorum. 

Yahudilik; Efendinin kazanmak istediği sistemdir.(Güçlü ve Haklı olduğunu düşünenlerin sistemi) İşin komik tarafı bu sistemi de eski köleler oluşturmuştur.(Demek ki bunun nasıl bir döngü olduğunu görüyoruz)  İslam ise Efendi-Köle kardeşliğidir. (Uzlaşının birlikte karar almanın sistemidir.) 
Şimdi bir düşününün bakalım kim Müslüman kim Yahudi?