← Tüm yazılar

pul ve nehir

Uzak bir vadide, iki dağın arasından kıvrılarak akan bir nehir vardı.
Nehir sadece akardı. Kimseyle kavga etmezdi, kimseyi yenmeye çalışmazdı. Yağmur yağınca biraz coşar, yaz gelince biraz yavaşlardı. O kadar.
Ama nehirde yaşayan balıklar böyle düşünmezdi.
Balıklara göre akıntı bir düşmandı. Onları sürükleyip götürmek, yok etmek isteyen bir güçtü. Ve bir balığın hayattaki en önemli işi, bu güce karşı koymaktı.
Bu yüzden bütün balıklar akıntıya karşı yüzerdi. Sabah yüzerlerdi, öğlen yüzerlerdi, akşam yine yüzerlerdi. Kuyrukları hiç durmazdı.
Nehrin bir de efsanesi vardı. Çok yukarılarda, dağların arasında bir yerde nehrin Kaynağı varmış. Oraya ulaşan balık akıntıyı yenmiş sayılır, en büyük balık olurmuş. Bir daha hiç yüzmek zorunda kalmaz, sonsuza kadar huzur içinde yaşarmış.
Kaynağa ulaşan hiçbir balık yoktu. Ama herkes bir gün ulaşacağına inanıyordu.
Balıklar birbirlerini selamlarken "Merhaba" demezdi. "Bugün ne kadar yüzdün?" derlerdi.
Kim güçlü yüzerse ona saygı duyulurdu. Kim yorulursa ondan utanılırdı. Bir balığın kim olduğunu, akıntıya ne kadar karşı koyduğu belirlerdi.
Her bahar büyük bir yarış yapılırdı: Kaynak Yarışı. Kim Kaynağa en çok yaklaşırsa onun adı nehrin ortasındaki büyük taşa kazınırdı. Herkes onu alkışlardı. Kazanan da yorgunluktan titreyen yüzgeçleriyle gülümserdi.
Kimse söylemezdi ama, taştaki eski isimlerin hepsini çoktan yosun kaplamıştı. Ve kazananların hiçbiri Kaynağı görmemişti.
Bu nehirde Pul adında küçük bir balık yaşardı.
Pul da herkes gibi yüzerdi. Herkes gibi Kaynağı hayal ederdi. Herkes gibi akıntıdan nefret ederdi.
Ama bir gün, yüzerken bir şey fark etti.
Kuyruğunu ne kadar sert sallarsa akıntı da o kadar sert geliyordu. Yavaşlarsa akıntı da yumuşuyordu. Sanki nehir ona karşı savaşmıyor, sadece onun savaşını geri yansıtıyordu. Bir ayna gibi.
Pul etrafına baktı. Annesi, öğretmeni, geçen yılın şampiyonu, Yaşlı Yayın Balığı... Hepsi var güçleriyle yüzüyordu. Ve hepsi, onca yıldır, aşağı yukarı aynı yerdeydi.
Kimse kazanmıyordu. Kimse kazanamazdı. Çünkü nehir hiçbir zaman yarışmamıştı.
Savaşan sadece balıklardı.
Pul bir akşam sordu:
"Ya nehir bizim düşmanımız değilse? Ya bu savaşı sadece biz yapıyorsak? Hiç kazanamayacağımız bir şeye neden bu kadar uğraşıyoruz?"
Nehirde bir an sessizlik oldu. Sonra herkes aynı anda konuşmaya başladı.
Annesi telaşla, "Akıntı seni alır götürür yavrum! Bir daha bulamayız seni," dedi.
Öğretmeni kaşlarını çattı: "Savaşmayan balık hiçbir şeydir. Adın olmaz, kimse seni tanımaz."
Şampiyon gururla, "Ben bu yıl Kaynağa herkesten çok yaklaştım. Seneye daha da yaklaşacağım," dedi.
En sonunda Yaşlı Yayın Balığı ağır ağır konuştu:
"Akıntıya kendini veren, Büyük Karanlık'a düşer. Oraya giden geri dönmez."
Kimse Büyük Karanlık'ı görmemişti. Kimse oraya gidip dönmeyen birini tanımıyordu. Ama herkes bunu biliyordu.
Pul başını salladı. Yüzmeye devam etti.
Ama içinde küçük bir ses vardı. Çok yavaş konuşuyordu, sadece Pul duyabiliyordu:
"Bu savaş senin değil. Hiç senin olmadı."
Öte yandan kocaman bir korku da vardı. Ama Pul zamanla fark etti ki korktuğu şey aslında Büyük Karanlık değildi. Asıl korkusu şuydu:
"Savaşmazsam ben kim olurum?"
Çünkü Pul da, herkes gibi, kendini yüzüşüyle tanımıştı. Akıntıya karşı koyan Pul. Güçlü Pul. Bir gün Kaynağa ulaşacak Pul. Savaşı bırakırsa geriye ne kalırdı?
Bu soru Pul'un içinde günlerce döndü durdu.
Sonra bir sabah, sakin bir suyun ortasında durup kendine dürüstçe baktı ve şunu kabul etti:
Nehri yenemeyecekti. Hiçbir zaman yenemeyecekti. Kimse yenemeyecekti.
Kaynak, ne kadar yüzerse yüzsün hep biraz daha uzakta olacaktı.
Ve bu savaş, nehirle değil, en başından beri kendi içindeydi.
Bunu kabul ettiği an, içinde bir şey gevşedi. Korku hâlâ oradaydı. Ama artık ona yön vermiyordu.
Pul nehre baktı ve içinden şöyle dedi:
"Sen benden büyüksün. Ben seni hiç anlamadım ama sen beni hep taşıdın. Artık sana karşı koymayacağım."
Ve kendini suya teslim etti.
Su onu aldı.
Pul ilk anda gözlerini kapattı. Kaybolmayı, dağılmayı, karanlığa düşmeyi bekledi.
Ama öyle olmadı.
Su onu itmedi, taşıdı. Önüne büyük bir kaya çıktığında su yumuşakça kıvrıldı ve onu yanından geçirdi. Sığ bir yere geldiğinde su derinleşti. Karanlık bir yere geldiğinde su onu aydınlığa çıkardı.
Pul gözlerini açtı. Daha önce hiç görmediği renklerin, hiç görmediği canlıların yanından geçiyordu. Hayatında ilk kez nehrin sesini duydu. Daha önce sadece kendi yüzgeçlerinin sesini duymuştu.
Bir süre sonra garip bir şey oldu: Pul, suyun nerede bitip kendisinin nerede başladığını ayırt edemez oldu. Artık nehrin içinde yüzen bir balık gibi değil, nehrin bir parçası gibi hissediyordu.
Büyük Karanlık'ı bekledi. Gelmedi.
Onun yerine genişlik geldi. Sonra derinlik. Sonra uçsuz bucaksız bir maviye karıştı.
Ne kadar sürdü, bilmiyor.
Ama bir sabah gözlerini açtığında tanıdık sazları gördü. Tanıdık taşları. Ortada, yosunlu isimleriyle o büyük taşı.
Evdeydi.
Eve kendisi dönmemişti. Nehir onu getirmişti.
Etrafında hiçbir şey değişmemişti. Ama Pul değişmişti.
Pul herkese anlattı.
"Rüya görmüşsün," dedi annesi.
"Sen hiç gitmedin ki, hep buradaydın," dedi öğretmeni.
Şampiyon güldü geçti. "Ben seneye Kaynağa daha çok yaklaşacağım," dedi.
Yaşlı Yayın Balığı ise sadece, "Büyük Karanlık'a giden geri dönmez," dedi. Sanki Pul tam karşısında durmuyormuş gibi.
Kimse inanmadı. Çünkü inanmak için önce savaşı bırakmak gerekiyordu. Ve savaşı bırakmak, kim olduklarını bırakmak demekti.
Nehir hâlâ akıyor. Hâlâ kimseyle savaşmıyor.
Balıklar hâlâ akıntıya karşı yüzüyor. Her bahar yarış yapılıyor, taşa yeni isimler kazınıyor, eski isimleri yosun kaplıyor. Kimse Kaynağa ulaşamıyor.
Pul ise hâlâ yüzüyor. Ama artık akıntıya karşı değil, onunla birlikte. Bazen yavaş, bazen hızlı, bazen hiç kımıldamadan. Hangisinin zamanı olduğunu artık su söylüyor, o dinliyor.
Diğerleriyle aynı yerde yaşıyor. Aynı suyu içiyor, aynı sazların arasında uyuyor.
Tek fark, Pul'un artık yorulmaması.
Bir de şunu bilmesi: Herkesin Kaynakta aradığı huzur, zaten içinde yüzdükleri sudaydı.