← Tüm yazılar

Empati Sandığımız Şey ve Zıtlıkların Tuzağı

Dünyada neredeyse hiç kimse "ben empati kurmuyorum" demez. Hatta en katı, en yargılayıcı görünen insanlar bile aslında kendilerince bir empati kuruyorlardır — sadece hep kendilerini haklı buluyorlardır.
Ben de yıllarca empati konusunda iyi olduğumu düşündüm. Meğer yanılmışım.
Motosiklet turu yaptığım günlerde Tunceli'de kaldığım bir otelde, görevli Sermet bana kendi hayatından bir şey anlattı. Özetle şöyle dedi: "Abi bizi ne Kürtler sever ne Türkler. Biz kimseye kendimizi anlatamıyoruz." Gülüştük ama bu cümle aklımda kaldı, yol boyu düşündüm.
Bilinen bir söz vardır: "Birini gerçekten anlamak istiyorsan onun ayakkabılarını giyeceksin." Güzel bir söz ama eksik bir tarafı var. Bu söz, empatiyi sanki tek bir anlık bir değiş tokuşmuş gibi anlatıyor — ayakkabını çıkarıyorsun, onunkini giyiyorsun, tamam. Oysa gerçekte iki insan da bir ömür boyu birbirinden çok farklı ayakkabılar giymiştir. O yeni ayakkabıyı giydiğinde bile, onu kendi eski ayakkabılarınla hissedersin. Yani kimse "ben yüzde yüz empati kurdum" diyemez. Empati her zaman, senin kendi geçmişinden süzülerek gelir.
Güncel bir örnek
Kürt arkadaşlarım var, PKK'lı değiller, çok iyi insanlar. PKK'lılar ise kötü — belki hepsi değil ama çoğu, bilmiyorum. Ben asla silaha sarılmazdım. "Bak Çerkezler, bak Lazlar, onlar niye silahlanmıyor?" gibi argümanlar kullanırdım eskiden. Güzel duruyorlar bu cümleler ama aslında yukarıdaki ayakkabı meselesindeki hatayı yapıyorum: kendi tecrübemden bakıp kesin hüküm veriyorum. Eskiden böyle düşünüyordum ve o zaman kendimi çok haklı hissediyordum. Şimdi bazı konularda haksız olduğumu, bazılarında da artık "haklı-haksız" diye bir şey olmadığını düşünüyorum.
Bunu yapabilmek insanı "iyi insan" yapmıyor. Tam tersine, bu bakışı kazandığınızda kafanızdaki net "iyi" ve "kötü" çizgisi de bulanıklaşıyor. Çünkü iyiliği tanımlamak için kötülüğe, kötülüğü tanımlamak için iyiliğe ihtiyacınız var — bu bilgi olarak akılda kolay oturuyor ama gerçekten içine sindirmek insanı başka bir yere taşıyor.
Şimdi yazacaklarım bazılarına zorlayıcı, hatta "sen ne kadar insancılsın" gibi gelebilir: Dağa çıkmış bir terörist de, aşırı dinci biri de, her gün fuhuş yapan bir ateist de, cinsiyet değiştirmiş biri de, bağımlılıktan kafası gitmiş biri de — iyi-kötü ölçeğinde "iyi insan" tarafında olabilir. Çünkü zıtlıkların en ucu, en net cevap değildir. Doğru cevap genelde ortalarda bir yerdedir.
Asıl mesele empati değil
Buraya kadar empatiden bahsettim ama asıl konu empati değil. Asıl konu: bu zıtlıklara cevap veren sensin.
Örnek: "Türkler haklı, PKK'lılar haksız." "Türkler faşist, PKK'lılar özgürlük militanı." "Sekülerler ilerici, muhafazakarlar gerici." "Allah inancı olan ahlaklı, Allahsızlar ahlaksız." "Heteroseksüeller normal, homoseksüeller anormal." "Menemen soğanlı mı? Soğansız mı?"
Eğer "ben böyle net ayrımlar yapmıyorum" diyorsan ama içten içe bu cümlelerden birine kendini daha yakın hissediyorsan — demek ki hâlâ o zıtlığın ucuna yakın bir yerden cevap veriyorsun.
İnsanı hayvandan ayıran şey
Bence insanı hayvandan ayıran temel şey şu: Hayvan bir şeye karar verir ve büyük ölçüde direkt yapar. İnsan da karar verir ama bu kararı bir kere daha, kendi egosundan geçirir — yani kararını kendine anlatır, üzerine düşünür, gerekçelendirir. Yani sonuç hep net bir "evet" ya da "hayır" değildir. Çok net "hayır" dediğin bir şeyde bile, aslında yüzde yüz değil, yüzde 99,9 hayırdır. O küçük fark bence insanı hayvandan ayıran şey. Bazı insanlar da yine ego yüzünden, içten "evet" demek isteseler bile "hayır" diyebilirler.
Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım — tam bilimsel bir karşılığı olmasa da, kuantum fiziğindeki bir fikir aklıma yatkın geliyor: Sanki bir ihtimaller bulutu var kafamızda, bir konuda %10 "hayır", %80 "kararsız/ortada", %10 "evet" gibi bir dağılım düşün. Biz genelde bu bulutun uç noktalarından — o %10'luk kısımlardan — birini seçip "işte gerçek bu" diyoruz. Seçtiğimiz an, diğer bütün ihtimaller sanki yok oluyor ve biz o seçtiğimiz noktayı "gerçekliğin başlangıcı" sanıyoruz. Oysa bütün haklılığımız, bilgimiz, o seçimin yapıldığı yerden başlıyor — daha öncesi yok sanki.
Bence insanlık bu ego savaşlarından, o uçlardan cevap seçme alışkanlığından, giderek o ortadaki, dağılımın en kalabalık olduğu (%50'ye yakın) noktadan karar vermeye doğru ilerliyor. Daha çok konuşarak, fikir alışverişi yaparak, en doğruya birlikte karar vererek. Belki bu, insanın "yaratıcının kim ya da ne olduğu, neden burada olduğumuz, gerçekliğin ne olduğu" gibi sorulara yaklaştığı bir zihinsel sıçrama olur. Ama herkesin her konuda anlaştığı bir dünyada hayatın nasıl devam edeceğini de bilmiyorum — bu bir soru işareti olarak duruyor.
Belki de evrimin nihai amacı budur: doğanın kendi kendine bir cevap arama süreci. Belki insan, bu sürecin son ürünü değil, bir ara basamak — evrimin "ortanca çocuğu." Homo sapiens olarak trajedimiz de bu olabilir: her şeyi bildiğini sanan, her konuda haklı olduğunu düşünen bir türüz; atalarımızdan sadece bir tık ilerideyiz. Eğer kendimizi ego savaşları için yok etmezsek, belki bir gün daha büyük bir şeyi anlayabilecek bir türün atası oluruz. Belki de "yaşam neden var?" "biz niye buradayız?" "bütün bu atomların amacı nedir?" sorularının cevabı belki de buradadır.