Ters Entropi
Az önce gördün: bir elmaya ne kadar yakından bakarsan bak, "kesin sağlam" dediğin an ile gerçeğin kendisi arasında hep küçük bir boşluk kalıyor. Bu boşluk hiç kapanmıyor, sadece küçülüyor.
Ben Kimim?
Şimdi bu bakışı dışarıdaki bir elmadan alıp kendine çevir. Bir bilgiye şüpheyle bakmayı alışkanlık haline getirdiğinde — "bu doğru mu, emin miyim" diye her şeyi sorgulamaya başladığında — er ya da geç önünde tek bir soru kalır: Ben kimim?
Ben Kimim?
Şimdi bu bakışı dışarıdaki bir elmadan alıp kendine çevir. Bir bilgiye şüpheyle bakmayı alışkanlık haline getirdiğinde — "bu doğru mu, emin miyim" diye her şeyi sorgulamaya başladığında — er ya da geç önünde tek bir soru kalır: Ben kimim?
Bunu bilimsel bir iddia olarak söylemiyorum. Bu bir kanıt değil, bir sezgi — kafamda kurduğum bir varsayım. Ama bana göre insanın kendine sorabileceği en derin soru bu, ve bu soruyu sonuna kadar takip etmek, aslında Tanrı'ya uzanan yolun ta kendisi. Bütün bu gerçekliğin sonsuzluğunu bilinciyle "ben kimim" sorusunu hakkını vererek soran bir insan, bulacağı cevaplarla egosunu kırabilir; benliğini bu şekilde geriye çekerse, olaylara dışarıdan bakan bir ayna gibi olabilir. Sanık koltuğundan tanık koltuğuna geçen biri olur. Bu durum, bilginin zeki bir zihin tarafından test edilmesi ama ego filtresinden geçerken o zihin tarafından çarpıtılmaması demek. Anlatması zor. Ama özü şu: gerçeklik, insan egosu tarafından istemeden bile çarpıtılabilir. Şimdilik bu bir yerde dursun.
Sen Bir Bilgi Yumağısın
Şöyle düşün: sen, yani bedenin, sadece et ve kemik değil. Maddesel olarak bile bir bilgi yığınısın. İçindeki her hücre, atalarından sana kadar gelen bir bilginin taşıyıcısı.
Yaşamın var oluş sebebi de tam olarak bu: bu bilgiyi zamana karşı taşımak. Senden önceki atalarının, hayatta kalmak için geliştirdiği her şey — soğuğa dayanmak, hastalıktan korunmak, tehlikeden kaçmak — genler yoluyla sana geçti. Ve bu aktarım, doğada bulabileceğin en kusursuza yakın aktarımlardan biri.
İki Kişi Arasındaki Bilgi Neden Bu Kadar Kaybolur?
Şimdi bunu insanlar arası konuşmayla karşılaştır.
Bir şey düşünüyorsun. Onu kelimeye döküyorsun. Karşındaki bunu duyuyor. Kendi zihninde yorumluyor. Sonra sana geri anlatıyor. Bu zincirin her halkasında bir şeyler kayboluyor, bir şeyler ekleniyor. Küçükken oynadığın kulaktan kulağa oyununu hatırla: cümle beş kişiden geçtiğinde tanınmaz hale gelir. İki insan aynı şeyden bahsettiğini sanır ama aslında ikisi de biraz farklı bir şeyi anlamıştır.
Yani insan, kendi türüyle konuşurken bile bilgiyi bu kadar bozarken; genler, milyonlarca yıldır bilgiyi nesilden nesile neredeyse hiç bozmadan taşıyor. İlginç olan şu: işte o ufacık bozulma payı — genetikteki o küçük hata — evrimin en önemli yapı taşı. Yani kusursuzluk değil, o minicik kusur, çeşitliliği ve gelişimi mümkün kılan şey.
Bir Gün Bu Kusuru da Kapatırsak Ne Olur?
Bir Gün Bu Kusuru da Kapatırsak Ne Olur?
Şimdi biraz hayal kur benimle. Bilimsel bir öngörü değil, sadece bir "ya böyle olursa" sorusu bu.
Diyelim ki insanlar, bir gün, kendi aralarındaki bilgi aktarımını da gen aktarımı kadar kusursuza yakın yapmayı başardı. Bir insanın bildiği, hissettiği, deneyimlediği her şeyi, egosu araya girmeden, hiç bozulmadan bir başkasına aktarabildiğini düşün. Ve bunu nesiller boyu, her nesil bir öncekinin bıraktığı yerden devam ederek yaptığını düşün.
O zaman bilgi, artık tek bir kişinin değil, bütün canlılığın ortak, üzerinde hemfikir olduğu tek bir gerçek haline gelmeye başlar. Ve bana öyle geliyor ki, o noktaya geldiğimizde artık bugünkü haliyle "insan" olmaktan çıkarız. Belki homo sapiens bile değilizdir artık. Belki kendimiz bir gerçek haline geliriz — ileride var olacak başka akıllı canlıların anlamaya çalışacağı bir gerçek.
Tıpkı canlıların bir zamanlar eşeysiz üremekten eşeyli üremeye geçip çeşitliliği artırması gibi — o da o zamanın canlısı için akıl almaz bir sıçramaydı — belki biz de öyle bir eşiğe geliriz. Aklımızın şu an alamayacağı bir hale.
Belki de Her Şeyin Özü Budur
Ve buraya kadar anlattığım her şeyi tek cümleye indirirsem, benim aklımdaki resim şu:
Gerçeği bulmak demek, aslında sonsuzluğu aramak demek. Ve o sonsuzluğun içinde, bir bilginin, bir karşıtlığın, hep bir noktada ya itiraz etmesi ya da kabul etmesi var. Belki "yaratıcı" dediğimiz şey de tam olarak bu — o sonsuz itiraz ya da sonsuz kabulleniş. İkisi de sonunda aynı çemberde birleşiyor. Ve döngü yeniden başlıyor.
Bunu daha somut hayal etmek istersen, fizikten bildiğin bir ikiliyi düşün: madde ve karşı-madde (bilimde antimadde denir). İkisi de aynı özelliklere sahip, tek farkları birbirinin tam zıttı olmaları. Ve bir madde parçacığıyla onun karşı-maddesi bir araya geldiğinde, ikisi birbirini yok eder — geriye sadece saf enerji kalır.
Şunu biliyoruz: Büyük Patlama'da madde ile karşı-madde eşit miktarda oluşmuş olmalıydı — fizik kuralları böyle söylüyor. Eğer öyle olsaydı, ikisi birbirini tamamen yok eder, geriye hiçbir şey — ne yıldız, ne gezegen, ne sen — kalmazdı. Ama bir yerlerde küçük bir dengesizlik oldu ve bugünkü her şeyi oluşturacak kadar madde arta kaldı. İşin ilginç yanı şu: bu dengesizliğin neden olduğunu fizik bugün hâlâ bilmiyor. Bu, fiziğin çözülmemiş en büyük sorularından biri. Yani 13,8 milyar yıl önce bir yerde gerçekten "yeter artık" denmiş — ama kim, ya da ne söyledi bunu, kimse bilmiyor.
Doğru ile yanlış da, bana kalırsa, biraz böyle işliyor. Bir bilgiye "doğru" dediğin an, aslında içinde onun "yanlış" olma ihtimalini de taşıyorsun — ikisi bir arada var. Sen o bilgiyi sonsuza kadar sınadıkça, doğru ile yanlış birbirine yaklaşır, neredeyse çarpışır. Ve tam o çarpışma anında — tıpkı madde ile karşı-maddenin yok olup enerjiye dönüşmesi gibi — belki de ortaya yeni bir şey çıkar. Belki gerçek dediğimiz şey, doğru ile yanlışın birbirini yok ettiği o anda beliren şeydir.
Ve insan aklı bir kere buraya varınca, kendini şunu sormaktan alamıyor: Evren de böyle mi başladı? Büyük Patlama'dan önce de madde ile karşı-madde böyle bir arada mıydı, birbirini yok edip bugünkü her şeyi mi doğurdu? Bilmiyorum — bunu kanıtlayacak biri değilim. Ama bu soru bir kere zihnine düştüğünde, bir daha çıkmıyor.
Belki de gördüğümüz düzensizliğin (bilimde buna entropi deniyor — yani zamanla her şeyin dağılıp bozulma eğilimi) karşısında, bunu dengeleyen ters bir akış da budur: her seferinde biraz daha az bozularak, biraz daha bütün aktarılan ve gerçek dediğimiz bilgiye yaklaşmak.
Bunların hiçbiri kanıt değil. Sadece bir elmaya çok yakından baktığımda kendimi bulduğum yer burası.