Gerçeği Sonsuzlukla Test Etmek
Bir çuval elma düşün. Halden aldın, tezgâha açacaksın.
Çuvalı açtın, elmaları teker teker elledin. Gözle baktın, kokladın, dokundun. Çürük olanı ayırdın, attın. Geri kalanını tezgâha dizdin. İçin rahat: "Kontrol ettim, hepsi sağlam."
Ertesi gün tezgâha döndüğünde bir elma çürümüş. Oysa dün orada değildi bu çürüklük. Ya da vardı da sen göremedin.
Bunun üzerine bir büyüteç aldın. Bu sefer gözünün göremediği ince lekeleri, çürümenin henüz başladığı noktaları da yakaladın. O elmaları da ayırdın. Bir süre tezgâhında hiç çürük çıkmadı. "Tamam," dedin, "mesele çözüldü, yeter ki yeterince yakından bak."
Sonra yine oldu. Büyüteçle bile kaçırdığın bir elma, ertesi gün yine çürümüş çıktı karşına. Mikroskoba geçtin. Bir süre daha huzur buldun. Sonra yine bir gün, yine bir elma.
Şimdi şunu görüyorsun: ne kadar yakından bakarsan bak, "kesin sağlam" dediğin an ile gerçeğin kendisi arasında hep bir boşluk kalıyor. Bu boşluk küçülüyor ama hiç kapanmıyor. Gözle baktığında büyük bir boşluktu, büyüteçle küçüldü, mikroskopla daha da küçüldü — ama sıfıra hiç inmedi. Ve teorik olarak bu böyle sonsuza kadar sürebilir: her alet bir öncekinden daha ince bir kusuru yakalar, ama ondan da ince bir kusur her zaman ihtimal dahilindedir.
Bunu başka yerlerde de görebilirsin.
Bir kıyı şeridini ölçmek
Elindeki haritadan bir adanın kıyı uzunluğunu ölçtün, 500 kilometre çıktı. Sonra daha ayrıntılı bir haritayla ölçtün — koylara, çıkıntılara girdin, 800 kilometre çıktı. Sonra sahile inip metreyle ölçsen, her kayanın, her çakılın çevresini dolaşsan sayı yine büyür. Milimetreye insen daha da büyür. Kıyı şeridinin "gerçek" uzunluğu diye bir şey yok aslında — ölçtüğün alet ne kadar ince olursa uzunluk o kadar artıyor. "Kaç kilometre" sorusunun kesin bir cevabı yok, sadece "hangi incelikte ölçtüğüne göre" bir cevabı var.
Bir insanı tanımak
Birini tanıdın diyelim. İlk görüşte bir izlenimin var. Birkaç ay konuştukça o izlenim değişti, derinleşti. Yıllarca beraber olduktan sonra bile bir gün onun hiç bilmediğin bir yönüyle karşılaşırsın — "seni hiç böyle görmemiştim" dersin. Ne kadar uzun tanırsan tanı, "onu tamamen tanıdım" diyemezsin; sadece "şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla tanıdım" diyebilirsin. Aradaki fark hiç sıfırlanmıyor, yıllar geçtikçe küçülüyor sadece.
Üçünde de aynı şey oluyor: zihin bir yerde durup "bu kadarı yeter, buna eminim" diyor. Ama bu duruş, gerçeğin kendisinden değil, elindeki aletin — gözünün, büyütecinin, haritanın, geçirdiğin zamanın, en önemlisi de kendi zihninin — sınırından geliyor. Gerçek, senin ölçebildiğinden ve düşünebildiğinden her zaman biraz daha fazlasını saklıyor.
Ve tam da bu yüzden: gerçeği ne kadar sınarsan sına, sınamanın hiç bitmediği bir nokta hep kalır. Eminlik dediğimiz şey, aslında durduğumuz yerin adıdır — gerçeğin kendisinin değil.
İşte ben gerçeklik dediğimde o soruya yaptığım şey tam olarak budur. Hakikat dediğim şey, kişisel bir eminlik durumu değil. Hiçbir zaman şu an için insan zihniyle emin olamadığımız gerçeklikten bahsediyor olacağım. Doğru ya da yanlışlar göreceli kavramlardır. Fakat hakikat tekdir — hatta fizikteki tekillik gibi. Matematiğin, mantığın cevap veremediği, sonsuzluğun ötesinde duran bir tekillik. Belki pratikte ulaşılması çok zor, ama teoride muhakkak var olması gereken bir gerçekliktir Hakikat.