Yeterli Hissettiğim Tek An
Eski eşimle çok kavga ederdik. Ama yine de onu severim. Onu üniversitenin ilk yılında tanıdım. Çok güzel bir kadındı. O yıllardan aklımda kalan, kısa sarı saçları ve üstüne çok yakışan bir kot pantolonuydu. Ama ona asıl yakışan başka bir şeydi.
Biz üniversitede eğlencemize bakarken o para kazanmak için bir yerlerde çalışıp duruyordu. Aslında üniversite okumak onun planında bile yoktu. Asıl amacı memur olup hayatını kurmaktı. Memurluk sınavına gireceği için "bir de üniversite sınavına gireyim" demiş. O dönem memurluk olmamış, üniversiteye gelmiş. Bu, benim o zamanki hayat görüşüme bile uymuyordu. Kendime bakıyorum, bir de ona. "Nasıl yani, böyle kadınlar gerçekten var mı?" diyorum. İlk aşk diyebiliriz; ben oldukça kaptırdım. Sonraki dönem memur oldu, gitti. Ve benden ayrıldı.
O yaşta hissettiğim şey şuydu: "Demek ki yeterli değilmişim." Bu duyguyu tanıdık buldum. Benim zamanımda ilkokuldan ortaokula geçerken de sınav vardı, liseye geçerken de. Bütün arkadaşlarım o sınavları kazanırken ben öğretmenlerimin ve ailemin "sen yaparsın" beklentisini karşılayamamıştım. Şimdi de aynısı olmuştu sanırım.
Yıllar geçti. O memur olarak kaldı, ben iş hayatında ilerledim. Arada görüşmeye başladık. Geldiğim noktayı beğendiğini hissediyordum. Bu beni fazlasıyla tatmin etti. Sekiz senelik ilişkimi bitirip onunla tekrar birlikte oldum. Güzel vakitler geçirdik. Sonra kavgalar başladı.
"Bu domates böyle mi kesilir?" diyordu, ben sinirleniyordum. Sabah kahvaltı için fırına gidip sadece simit aldığımı görünce deliye dönüyor, "kahvaltı ekmeksiz olur mu?" diye kızıyordu. Ben de "senin için aldım" deyip sinirleniyordum, o da "bu da mı çözüm" diyordu. Bir kısır döngüydü: ben onun yüzünden sinirlenirim, o benim yüzümden — sonsuz bir döngü. "Azıcık empati yapsa anlayacak" diyordum kendi kendime. "Nasıl anlamaz? Deli olacağım." Kimsenin benim kadar empati yapamadığını düşünüyordum.
Ama artık büyümüştüm, akıllanmıştım. "Beni mutsuz eden biriyle mi olacağım?" dedim ve ayrıldık.
— İşte bundan sonrası hayatımın en ilginç günleriydi. O günlerden binlerce hikaye çıkar ama asıl konumuza dönelim. —
Aylar geçti. Beni aradı, doğum günümü kutladı. (Hayatımda ailemden sonra doğum günümü en çok o kutlamıştır; hiç konuşmadığımız dönemlerde bile arayıp kutlamıştır.) Buluşmak istedi. Hayatı boyunca hiç bulaşmadığı ama ayrılmadan önce fark ettiğim bir kumar sorunu yüzünden bankalara borçlanmış, bütün arkadaşlarından borç almış, tam anlamıyla batmıştı. Aklım almadı: bu kadar aklı başında, kendine bu kadar "yeten" biri nasıl bu duruma düşerdi? Bir hata yapmıştı işte, ve çok pişmandı. Herkes hata yapabilir, dedi, pişman olduğunu söyledi. Evlenmek istedi.
"Şu an evlenmek mantıklı değil ama borcunu ödemende sana yardımcı olurum" dedim. Sonuçta o benim sadece arkadaşım değildi, hayatımda gerçekten özel biriydi. Borçları ödemeye başladık, bir şekilde toparlanıyorduk. Bu süreçte ona göz kulak oluyordum. O da eski "her şeyi ben bilirim" halini bırakmış, biraz pişmanlık, bana karşı biraz daha anlayış kazanmıştı. İlişki fena gitmiyordu; kumar borcunu kapatmak, dersini almış görünmesi yetiyordu bana. "O zaman evlenelim, borçları öyle kapatalım" dedim kendi kendime. İkimiz de Türkiye şartlarına göre iyi kazanıyorduk; bu borcu birikimlerimizle ve bir yıllık maaşlarımızla kapatabilirdik, sonra önümüze bakardık. Sanırım bu ilişkide kendimi ilk kez "yeterli" hissediyordum — çünkü o oldukça kötü durumdaydı.
Onu karşıma oturttum. "Evleneceğiz ama hayatımızda bir daha kumar olmayacak. Bir kere bile oynadığını görürsem boşanırız. Söz veriyor musun?" dedim. Söz verdi.
Evlendik.
Birkaç ay sonra — o kumar borçları için, ki benim de bazı borçlarım vardı — o güne dek biriktirdiğim ve tek parası büyük olan şeyi, arabamı sattım. O gün ona bir miktar para gönderdim, borçlarını ödesin diye. Akşam "kime ne kadar gönderdin" diye sordum. Verdiği cevaplar beni tatmin etmeyince banka hesabını açtırdım. İşte ilk şok: biz yeni evli bir çift olarak fiyat-performansı iyi bir elektrikli süpürge ararken, eşim arabanın parasının yarısını kumarda kaybetmişti. Kelimelerin yetersiz kaldığı yer tam da burasıydı. Hayatımın en karanlık gecelerinden biriydi.
Eşim iflah olmaz denen türden bir kumar bağımlısı olmuştu; gözleri kör, kulakları sağır gibiydi. Ama birbirimize söz vermiştik: hayatımızda kumar olmayacaktı.
Şimdi gerçek hayat başlıyordu. Ortada büyük ve istenmeyen bir sorun vardı, verilmiş büyük bir söz vardı; asıl sınav buydu. Bir şeyi yaşamadan söz vermek, konuşmak kolaydı. Kelimeler ağızdan sağlam çıkıyordu ama bir o kadar da düşünülmeden. Sınanmamışlığın kibriydi bu.
Eşimin gidecek bir yeri yoktu, harcayacak parası bile yoktu. Tedavi olmak konusunda istekli görünüyordu. Üstelik daha yeni evlenmiştik. Verilmiş onca söz yine de rahatlıkla yutuluyordu.
Hayatımın bir başka evresiydi bu. Neredeyse bir çocuğa bakar gibiydim: parasını kontrol ediyor, borçlarını ödüyor, bağımlılık ilaçlarını hatırlatıyordum. Her hafta düzenli olarak banka hareketlerini inceliyordum. Bir yandan da düşünüyordum: bu ne kadar daha sürecek? Ama eşimin tedavi görüyor olmasını bilmek beni bir nebze rahatlatıyordu. İki ay böyle geçti, hiçbir aksaklık görmedim. Her şey gözümde yolunda görünüyordu.
Ta ki bir cumartesi gününe kadar. Bir tesadüfler zincirinin ucundan tuttum ve çektim diyebilirim kısaca. Eşimin kumar hesabını buldum ve hesabında maaşı kadar para olduğunu gördüm.
İşte bu an çok tuhaf bir andı — bu hissi bugün bile içimde hissediyorum. Daha önce "oynamıyorum" demişti, güvenmiştim, sormamıştım bile. Sonrasında oynadığını düşünerek her gün kontrol ettim; her gün de gözlerimin içine bakarak, sormasam bile "oynamıyorum" dedi. Büyük yeminler etmişti. Peki bu hesaptaki para neydi?
Tarif edilemeyecek kadar büyük bir öfkeydi bu. Ama içimde bir yerlerde tuhaf bir rahatlama da vardı. Biri kulağıma fısıldadı sanki: "Artık uğraşmak zorunda değilsin, sakin ol. Artık yapabileceğin bir şey yok."
O gün hayatımın kırılma noktasıydı.
Çok sevdiğim bir arkadaşımın evinde, güzel bir gecede çılgınlar gibi ağladığımı hatırlıyorum. Ağzımdan şöyle bir cümle çıktı: "Kendisini tam olarak yeterli gördüğüm bu kadın gözlerimin önünde böyle çöküyorsa, ben hangi 'yeterliliği' arıyorum?"
O gün ağlarken ağzımdan çıkan, üzerinde hiç düşünmediğim bir cümleydi. Bugün geldiğim yerden bakınca, önemli bir fark ediş.
Bunu fark etmek, kabullenmekle aynı şeydi. Evet, ben yetersiz olmaktan korkuyordum. Bunu söylemesi hâlâ zor ama bütün öfkemin, bütün sinirimin, bütün gerginliğimin altında yatan buydu. Bunun bir gerçek olduğuna inanıyorum: hayatımdaki kavgalarımın, sinirli hâlimin, hatta başarılı olduğum zamanların altında bu "yetersizlik" duygusu vardı. Belki de bütün bu yaşananlar, bu duyguyu fark etmek için geçtiğim yoldu.
Şunu kabul etmek gözleri açıyor: sorun genelde karşındaki insanda değil, kendinde aranır.
Bugün biri "domatesleri düzgün doğrayamıyorsun" deyip elimden bıçağı aldığında, kedilerim gibi tetikte olma haline geçiyorum; dişlerimi gösteriyor, tırnaklarımı çıkarıyorum. Sonra kendime soruyorum: "Şu an hissettiğin şey ne? Yetersizlik duygunla barıştığını biliyorsun, sakin ol, ölmeyeceksin." Belki karşımdaki sadece domatesi başka türlü seviyordur, benim yetersizliğimle ilgisi yok bunun. Bu düşünce korkularımı tamamen bastırmasa da en azından kulağıma "şu an ölmeyeceksin" diye fısıldıyor. Sanırım ilk fark ediş eşiğini burada aşıyorum.
Tam bu noktada şunu söylemeliyim: Eski eşim, seni hâlâ çok seviyorum. Bunu duyan bazıları "demek hâlâ unutamamış, barışmak istiyor" diye düşünebilir. Ama biliyorum ki bunu okuyanların bir kısmı, ne demek istediğimi kalbiyle anlayacak.
Ama daha önemli bir eşik var. Daha büyük bir kapı. Çünkü kabullenmek başka, teslim olmak bambaşka bir konu.
Ve teslimiyet öyle iki üç cümle ile anlatılacak bir şey değildir. Önünde düğmelerinizi iliklemeniz ona inanılmaz saygı göstermeniz gerekir.
Ve teslimiyet öyle iki üç cümle ile anlatılacak bir şey değildir. Önünde düğmelerinizi iliklemeniz ona inanılmaz saygı göstermeniz gerekir.