← Tüm yazılar

Sokrates, Tanrı'nın Ölümü ve Boşlukla Yaşamayı Öğrenmek

Sokrates'in neden bu kadar büyük bir adam olduğunu hiç düşündünüz mü?
Üzerinden yaklaşık 2500 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ adını biliyoruz.
Bana kalırsa Sokrates, insanlık düşüncesinin evrimindeki mihenk taşlarından biridir. 2001: A Space Odyssey filmindeki monolitler gibi.
Monolit değişimin nedeni değildir belki.
Ama değişimin artık mümkün hale geldiği eşiğin simgesidir.
Burada yanlış anlaşılmak istemem.
Sokrates geldi ve bir sabah insanlık değişti demiyorum. Böyle düşünmek zaten bizim zavallı kısa ömürlerimizin tarihe dayattığı bir yanılsama olurdu. Tarih çoğu zaman böyle çalışmıyor.
İnsanlık yavaş yavaş o noktaya gelmişti.
Sokrates'ten önce doğayı tanrılardan bağımsız açıklamaya çalışan düşünürler vardı. Sofistler gelenekleri, ahlakı ve bilgiyi didiklemeye başlamıştı. İnsan zihni zaten bir şeylerin kıyısına yaklaşmıştı.
Sokrates olmasa muhtemelen başka biri çıkacaktı.
Çünkü bazen fikirler insanlardan önce olgunlaşıyor.
Sonra kendilerini söyleyecek bir ağız buluyorlar.
Üstelik elimizde Sokrates'in yazdığı tek satır bile yok.
Onu büyük ölçüde Platon ve Ksenophon'dan, ayrıca çağdaşı Aristophanes gibi kaynaklardan tanıyoruz. Bu yüzden bugün bildiğimiz Sokrates'in ne kadarının gerçekten Sokrates, ne kadarının onu anlatan insanların Sokrates'i olduğunu kesin olarak bilmiyoruz.
Bugün zihnimizde yaşayan "Sokrates" ile yaklaşık 2500 yıl önce Atina sokaklarında dolaşmış etten kemikten adam aynı kişi olmak zorunda bile değil.
Çünkü tarihsel insan ile kültürel figür aynı şey değildir.
Biyolojik Sokrates bir gün öldü.
Fakat fikir olarak Sokrates hâlâ yaşıyor.
Benzer bir şeyi çarmıha gerilip öldürülen ve tekrar hayata gelen İsa için de düşünebiliriz. Bu metafor hoşuma gidiyor.
Bir fikir, onu taşıyan insandan çok daha uzun yaşayabilir.
Hatta bazen insan ölür.
Fikir büyümeye devam eder.
Ve birkaç yüzyıl sonra fikir, onu söyleyen insanın bile tanıyamayacağı bir şeye dönüşür.
Belki insanlığın en garip icatlarından biri budur:
Ölü insanlardan yaşayan fikirler üretmek.
Şimdi gelelim Sokrates'in yaşadığı dünyaya.
Bugün "Yunan mitolojisi" dediğimiz şeyi bazen insanların boş zamanlarında birbirlerine anlattıkları fantastik hikâyelermiş gibi okuyoruz.
Oysa o insanların dini buydu. Bugün kutsal diye atfettiğimiz her şey, o gün bu tanrılar için geçerliydi.
Zeus, Athena, Poseidon onlar için Marvel karakterleri değildi.
İnsanlar onlara tapıyor, kurban sunuyor, yardım bekliyor, öfkelerinden korkuyordu.
Üstelik son derece insancıl, hatta fazlasıyla insani bir tanrı sistemiydi.
Tanrıların görevleri ve iş bölümü vardı.
Deniz başka bir tanrının alanıydı.
Savaş başka birinin.
Aşk başka birinin.
Bereket başka birinin.
Tanrılar kıskanıyorlardı. Öfkeleniyorlardı. Aşık oluyor, aldatıyor, intikam alıyor, birbirleriyle kavga ediyor, hatta tecavüz ediyorlardı.
İnsan, tanrıları yaratırken onlara kendi kusurlarını vermeyi ihmal etmemişti.
Belki de Feuerbach'ın yüzyıllar sonra söyleyeceği şeye yaklaşan tuhaf bir durum vardı burada:
İnsan Tanrı'yı anlatırken biraz da kendisini mi anlatıyordu?
Belki tanrılara baktığımızda gökyüzüne değil, kendimize bakıyorduk.
Dönemin ahlak anlayışı da bugünkünden oldukça farklıydı.
Cesaret, şeref, ün, kudret, üstünlük ve toplum içindeki itibar en önemli değerlerdi.
Bugünün dünyasından bakınca "kendini göstermek" diyeceğimiz birçok şey, o dünyanın insanı için toplumsal varoluşun temel parçalarından biriydi.
(Bir dakika ya... Günümüz sosyal medyası? Influencer'lar? Takipçi sayıları? Mavi tikler?)
Çünkü ahlak dediğimiz şeyin tamamının gökten paket hâlinde indiğinden emin olabilir miyiz?
Belli ki ahlakın en azından bir kısmı; biyolojik eğilimlerin, toplumsal ihtiyaçların, ekonomik koşulların, güç ilişkilerinin ve "uzun süre işe yarayan" davranışların zamanla kutsallaştırılmasının ürünüdür.
Belki "iyi" dediğimiz şeylerin bir kısmı önce "işe yarayan" şeylerdi.
Sonra unutuldu.
Ve geriye yalnızca "doğrusu budur" kaldı.
İnsanlığın en sevdiği cümlelerden biri.
"Neden?"
"Çünkü öyle."
İşte kutsal, bazen tam orada başlıyor olabilir.
Tanrılara baktığımızda da toplumun yaşadığı dünyanın izlerini görüyoruz.
En tepedeki tanrı kim? Tanrıların Kralı; Zeus.
Gökyüzünün, yıldırımın, havanın ve düzenin tanrısı.
Yağmur da onun alanına giriyor.
Şimdi bir düşünün. Tarım toplumunda yaşıyorsunuz. Yağmur yağarsa ekin çıkıyor. Ekin çıkarsa insanlar doyuyor. Yağmur yağmazsa açlık geliyor.
Dolayısıyla gökyüzünü yöneten tanrının siyasal ve dinsel hiyerarşinin tepesinde bulunması, en azından ekonomik açıdan son derece anlamlı.
İnsan tanrısını yaratırken bile yaşadığı dünyanın maddi şartlarından tamamen kaçamıyor.
Yağmur için, yani ekinlerin verimli olması ve ölmemek için Tanrıların Kralı'na dua ediyorsunuz.
Kurban veriyorsunuz. Sonra yağmur yağıyor. Kurban verdim. Yağmur yağdı.
Sebep.
Sonuç.
Enteresan.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, Kurban Bayramı'nın son günü hep yağmur yağdığına dair bizim toplumda da tuhaf bir kolektif hatıra vardır.
Gerçekten daha sık mı yağar?
Yoksa yağdığı zaman mı hatırlarız?
İnsan zihni iki olay arasında bağlantı görmeyi seviyor.
Yağmur yağdı.
Öncesinde kurban kestik.
Demek ki...
İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü belki de bu iki kelimenin arasında yatıyor:
Demek ki.
Çünkü "demek ki"nin arkasına bir kez sebep yerleştirdiniz mi, dünyanın geri kalanını onun üzerine kurabilirsiniz.
Fakat ya sebep yanlışsa?
Daha kötüsü:
Bunun yanlış olabileceğini nasıl anlayacağız?
Küçük bir sebep-sonuç ilişkisi yaptıktan sonra Sokrates'e dönebiliriz.
Çünkü yaptığı şeyi biraz hoyratça özetlersek şöyleydi:
Bir dakika.
Bunu nereden biliyoruz?
Peki bunun doğru olduğunu nereden biliyoruz?
Peki onu nereden biliyoruz?
Sonra cevabın tam ortasına yeni bir soru saplıyor.
Sonra onun içine bir tane daha.
Bir tane daha.
Bir tane daha.
Zincirleme nükleer reaksiyon gibi.
İşte burada bir ışık yanıyor. Bunu sonsuz soruya kadar yapabilirsin.
Ve bir anda düşüncenin zemini kayboluyor.
Hoş geldiniz, sonlu cevaplardan sonsuz sorular dünyasına.
Bundan sonraki yüzyıllarda insan düşüncesinde başka büyük dönüşümler yaşanıyor.
Zihin bir şeyin cevabını sonlu olarak düşünürken, sonsuz olduğunu fark ettiğinde iç dünyasında olabilecekleri hissedebiliyor musun?
Ezeli ve Ebedi.
Her yerde. Her şeyi bilen. Her şeyin nedeni.
Doğmadı ve doğurmamıştır. O hep oradadır. Varlığı kendindedir. Varlığı kendinde olan bir şey sonsuz olabilir.
Belki insan burada Tanrı'yı keşfetti.
Belki icat etti.
Belki zaten var olan bir hakikate zihinsel olarak yaklaştı.
Bilmiyorum. Bilemiyorum.
Ve zaten tartışmak istediğim şey Tanrı'nın var olup olmadığı değil.
Tanrı gerçekten olabilir.
Olmayabilir de.
Benim ilgimi çeken şey başka:
İnsan zihni neden böyle bir Tanrı fikrine yöneldi?
Sorular büyüdükçe cevapların da büyümesi yalnızca tesadüf mü?
Yoksa zihnin çalışma biçiminden kaynaklanan bir şey mi?
Çok tanrılı dünyanın parçalı açıklamalarından, varlığın tamamını tek bir ilke altında toplamaya çalışan düşünceye doğru bir yönelim görüyorum.
Ve bunun teolojik doğruluğundan bağımsız olarak, zihinsel açıdan muazzam bir sıçrama olduğunu düşünüyorum.
Çünkü "bu ağacı kim yarattı?" sorusuyla "neden herhangi bir şey var?" sorusu aynı büyüklükte sorular değildir.
İkinci soru ortaya çıktığında artık küçük bir tanrı yetmez.
Cevap verecekseniz, cevabınızın da sonsuza kadar gitmesi gerekir.
Ama tam burada başka bir problem doğar:
Soruyu sonsuza götürdüğünüzde, cevabı da sonsuza götürmek gerçekten açıklama mıdır?
Yoksa yalnızca soruyu daha büyük bir kelimenin içine mi saklamış oluruz?
Tanrı her şeyi yarattı.
Peki Tanrı'yı kim yarattı?
"Ama O Ezeli ve Ebedi."
Sorunun bittiği yer mi burası? "Bitebileceği" yer mi burası? (Sanırım bu soru insanlığın bir sonraki aşaması olabilir.)
Yoksa yalnızca insan zihninin durmaya karar verdiği yer mi?
Ahlak dünyasında da büyük bir dönüşüm görüyoruz.
Eski dünyanın kahramanlık, şeref, kudret ve üstünlük merkezli değerlerinin karşısında, özellikle Hristiyanlıkla birlikte alçakgönüllülük, merhamet, fedakârlık, bağışlama ve zayıfın korunması çok daha merkezi hale geliyor.
Selamlar Nietzsche.
Efendi ahlakı.
Köle ahlakı.
Ama bunu şimdilik bir kenara bırakalım.
Çünkü burada beni daha fazla ilgilendiren şey şu:
Elimizde artık yalnızca yeni bir Tanrı yoktu.
Yeni bir ahlak mimarisi vardı.
Ve insanlık bununla yaşamaya başladı.
Platon başta olmak üzere Sokrates sonrası filozofların etkisi devasa oldu.
Bir çocuğa ilk kez büyüteç vermişsiniz gibi.
Önüne ne gelirse bakıyor.
Adalet nedir?
İyi nedir?
Gerçek nedir?
Madde nedir?
Devlet nasıl olmalı?
İnsan nedir?
Evren neden vardır?
Sonra insan zihni başka bir duvara çarpıyor.
Çünkü soru sorma kapasitemizle cevap bulma kapasitemiz aynı hızda gelişmiyor.
Belki de insanlığın trajedilerinden biri bu.
Sonsuzluğu düşünebilecek kadar zeki, sonsuzluğu anlayamayacak kadar aptalız.
Üstelik insanın başka bir özelliği daha var:
Aptal olduğunu kabul etmeyi pek sevmiyor.
"Bilmiyorum" çok güçlü bir cümle.
Ama insan zihni için psikolojik olarak dayanılmaz bir cümle olabiliyor.
Boşluğu dolduruyoruz.
Hikâyeyle.
Tanrıyla.
İdeolojiyle.
Bilimle.
Komplo teorisiyle.
Astrolojiyle.
Siyasi liderle.
Piyasa teorisiyle.
Bazen herhangi bir şeyle.
Çünkü yanlış bir cevap bile bazen cevapsızlıktan daha rahatlatıcıdır.
Belki insanın hakikate ihtiyacından önce, belirliliğe ihtiyacı vardır.
Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Eski düşüncelere bugünün bilgisiyle bakıp gülmek çok kolay.
Ama bir fikrin rasyonelliğini değerlendirirken, onu doğduğu çağın bilgisi içinde değerlendirmek gerekir.
Örneğin Antik Yunan düşüncesinde Empedokles'le birlikte maddeyi hava, su, toprak ve ateş üzerinden açıklayan dört unsur modeli gelişti.
Bugün yanlış olduğunu biliyoruz.
Ama dönemin insanı açısından saçma mıydı?
Etrafınıza bakıyorsunuz.
Katı şeyler var.
Toprak.
Sıvılar var.
Su.
Soluduğunuz görünmez bir şey var.
Hava.
Dönüştüren, ısıtan, yok eden bir şey var.
Ateş.
Mikroskobunuz yok.
Atom teoriniz yok.
Kimyanız yok.
Periyodik cetveliniz yok.
Dört unsur fikri, dönemin bilgi dünyasında düşündüğümüzden çok daha rasyonel görünebilir.
Yaratılış anlatılarında insanın topraktan biçimlendirilip yaşam nefesiyle canlandırılması da aynı zihinsel dünyanın içinde okunabilir.
Toprak.
Nefes.
Canlılık.
Bugün şiir olarak okuduğumuz şey, bir zamanlar kozmoloji olarak anlaşılmış olabilir.
Aynı şey gökyüzü için de geçerli.
Dünya'nın küresel olduğu fikri Antik Yunan'da giderek yerleşti.
Ardından Dünya'yı merkeze alan jeosentrik modeller gelişti.
Ve özellikle Batlamyus sistemi, yüzyıllar boyunca gökyüzünü açıklamakta son derece başarılı oldu.
Yanlıştı.
Ama aptalca değildi.
Bence bu ayrım çok önemli.
Yanlış olmak ile irrasyonel olmak aynı şey değildir.
Bugün doğru kabul ettiğimiz hangi düşünceler için, 500 yıl sonraki insanlar aynı şeyi söyleyecek?
"Yanlıştılar ama dönemlerine göre mantıklıydılar."
Bu soru biraz huzur kaçırıyor.
İyi.
Kaçırsın.
Jeosentrik modelin ayrıca insan egosu açısından olağanüstü lezzetli bir tarafı vardı.
Evrenin merkezindeyiz.
Üstelik Tanrı bizi yaratmış.
Üstelik bu devasa kozmik düzen içinde özel bir yerimiz var.
Düşünsenize.
Kozmolojiyle teoloji el ele verip insanın kulağına şunu fısıldıyor:
"Bütün bu dekor biraz da senin için kurulmuş olabilir."
İnsanın buna "hayır, sanırım önemsiz bir primatım" demesi zaten büyük başarı olurdu.
Yaklaşık bin yılı aşkın süre boyunca nehrin suyu akmaya devam etti.
Ama bazı büyük kayalar, yatağın ortasında çok uzun süre kaldı.
Özellikle Avrupa Hristiyanlığında kozmolojiyle kutsal yorumun birbirine kenetlendiği bazı kabuller, zamanla yalnızca "doğru" olmaktan çıkıp "sorgulanması tehlikeli doğrular" hâline geldi.
Çünkü insanın çok temel bir özelliği var:
Yeni fikre direnir.
Sonra yeni fikir kazanır.
Yeni fikir normal hâle gelir.
Sonra yeni normali korumak için savaşır.
Dünün devrimcisi, yarının muhafazakârına dönüşür.
Bir dakika...
Son 150 yıllık siyasi tarihimiz mi geçti buradan?
Neyse.
İnsanlığın en komik döngülerinden biri olabilir:
Kutsalı yıkıp yerine yenisini koymak.
Belki biz dogmalardan kurtulmuyoruz.
Sadece dogma değiştiriyoruz.
Ve yıllar akıyor.
Kara Ölüm.
Veba, birkaç yıl içinde Avrupa'nın çok büyük bir bölümünü biçiyor.
İnsanlar ölüyor.
Aileler yok oluyor.
Şehirler dağılıyor.
Toplumsal düzen sarsılıyor.
İnsanlar salgını ilahi ceza olarak gördüler.
Tövbe ettiler.
Daha çok dua ettiler.
Çünkü felaket her zaman inancı yok etmez.
Bazen daha da güçlendirir.
Bu da ayrıca düşünmeye değer.
Bir inanç, aleyhindeki kanıtlarla karşılaştığında neden bazen zayıflamak yerine güçlenir?
Belki insan yalnızca mantıkla inanmıyordur.
Kara Ölüm'ün yaptığı şeylerden biri, kurumsal ve zihinsel dünyanın üzerinde çok büyük gerilimler yaratmaktı.
Çünkü ortada korkunç bir gerçeklik vardı.
Dua ediyorsunuz.
Çocuğunuz ölüyor.
Bir daha dua ediyorsunuz.
Eşiniz ölüyor.
Rahip dua ediyor.
Rahip de ölüyor.
Böyle bir durumda insanın aklından hiçbir soru geçmediğini düşünmek bana daha garip geliyor.
Ama aynı olayın birini şüpheci, diğerini daha inançlı yapabilmesi de insan zihninin ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor.
Belki gerçeklik tek.
Ama insan zihni onu hiçbir zaman tek şekilde işlemiyor.
Kopernik.
Gezegenlerin Güneş çevresinde hareket ettiği modeli matematiksel olarak ortaya koyuyor.
Kitabı öldüğü yıl yayımlanıyor.
Ve ortaya korkunç derecede sade bir ihtimal bırakıyor:
Belki merkezde değiliz.
Bu yalnızca astronomik bir değişiklik değildi.
İnsanlığın sandalyesini evrenin ortasından çekiyorsunuz.
Yaklaşık doksan yıl sonra Galileo geliyor.
Teleskop gözlemleri, gökyüzünün Aristotelesçi ve geleneksel yorumlarla uyuşmayan özelliklerini ortaya koyuyor.
1633'te Engizisyon tarafından yargılanıyor.
Görüşlerinden vazgeçmeye zorlanıyor.
Hayatının geri kalanını ev hapsinde geçiriyor.
Ona atfedilen meşhur cümlenin gerçekten söylenip söylenmediğini bilmiyoruz.
Ama efsane güzel:
"Yine de Dünya dönüyor."
Çünkü burada çok acayip bir şey oluyor.
Bir kurum bir insana:
"Bunun doğru olduğunu söyleme."
diyebilir.
Onu susturabilir.
Hapse atabilir.
Kitabını yasaklayabilir.
Ama Dünya'ya:
"Dönme."
diyemez.
Gerçekliğin çok terbiyesiz bir huyu var.
Bizim inançlarımızı pek umursamıyor.
Ve bana kalırsa Galileo vakasının sembolik gücü burada.
Kutsal yorum ile gözlemin arasındaki çatlak, artık göz ardı edilmesi giderek zorlaşan bir hâle geliyor.
Ama burada dikkat.
Bu hikâyeyi "karanlık din ve aydınlık bilim savaştı, bilim kazandı" kadar çocukça anlatmak da istemiyorum.
Bilim insanları da dindardı.
Kilise içinde bilim yapan insanlar vardı.
Çatışma; teoloji, siyaset, kurumlar, kişilikler ve bilgi teorileri arasında çok daha karmaşıktı.
Tarih bizim sevdiğimiz kadar basit değil.
Sinir bozucu biçimde detaylı.
Sonra jeoloji geliyor.
Dünya'nın yaşının birkaç bin yıldan çok daha fazla olması gerektiğine dair kanıtlar birikiyor.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni'ni yayımlıyor.
Daha sonra insanın evrimsel hikâyedeki yerini çok daha açık biçimde ele alıyor.
Ve bu kez darbe, gökyüzündeki yerimize değil, canlılar arasındaki yerimize geliyor.
Kopernik insanı evrenin merkezinden indirdi.
Darwin onu biyolojik tahtından.
Belki Freud da birkaç on yıl sonra zihnimizin tahtından indirecekti:
"Kendi zihninin bile tamamına hâkim değilsin."
İnsanlık için kötü birkaç yüzyıl.
Özellikle ego açısından.
Ama şunu fark etmek gerekiyor:
Bilim tarihini anlatırken hep bir adam geliyor ve "PAT!" diye yepyeni bir şey keşfediyor gibi anlatıyoruz.
Kopernik geliyor.
Galileo geliyor.
Newton geliyor.
Darwin geliyor.
Einstein geliyor.
Sanki insanlık arkadaşlarıyla oturmuş çay içerken, içlerinden biri kalkıp:
"Arkadaşlar, uzay-zaman eğriliyor olabilir."
demiş.
Gerçekte böyle olmuyor.
Büyük fikirlerin arkasında yıllarca, bazen yüzyıllarca biriken gözlemler, teknolojiler, matematik, tartışmalar, başarısızlıklar ve önceki insanların hataları var.
Toplumun düşünsel zemini yavaş yavaş yükseliyor.
Sonra bir insan çıkıyor ve zaten suyun yüzeyine yaklaşmış olan fikri yukarı çekiyor.
Büyük insanları küçümsemiyorum.
Tam tersine.
Ama bazen fikirler insanlardan daha büyüktür.
Sokrates olmasa başka bir Sokrates çıkabilirdi.
Darwin olmasa Wallace vardı.
Newton'un omuzlarının altında başka insanlar vardı.
Belki tarih "dâhilerin tarihi" değildir.
Belki dâhiler, tarihin belli anlarda yoğunlaştığı düğüm noktalarıdır.
Büyük resme baktığımda hâlâ aynı şeyi görüyorum:
İnsanoğlunu ileri götüren şeylerden biri, kutsal görünen şeyin içine parmak sokabilme cesareti.
"Sorgulanamaz" denilen şeyi sorgulamak.
Sokrates'in Atina için rahatsız edici olmasının sebeplerinden biri buydu.
Adamı idam ettiler.
Garip olan şu ki, zamanla Sokrates'in düşünme biçiminin özü de kutsallaştı.
Akıl.
Rasyonalite.
Sorgulama.
Bilim.
Peki bunlar kutsallaşamaz mı?
Bugün "bilim böyle söylüyor" cümlesinin bazen bilimsel yöntemi anlamadan, bir otorite cümlesi olarak kullanıldığı olmuyor mu?
Bilimi savunurken bilimcilik yapıyor olabilir miyiz?
Sorgulamayı savunurken bazı soruları yasaklıyor olabilir miyiz?
Bir fikrin doğru olması, onun dogmatik biçimde savunulamayacağı anlamına mı gelir?
Sanmıyorum.
İnsan zihni hakikati bile dogmaya çevirebilir.
Çünkü sorun yalnızca neye inandığımız olmayabilir.
Nasıl inandığımız da olabilir.
Bir düşünceyi yanlış yapan şey, içeriği kadar onu yanlışlanamaz hâle getirme biçimimiz olabilir.
Belki yaşananlar düz bir çizgi değildir.
Belki üste doğru kıvrılan bir spiral gibidir.
Düzen kaosa dönüşüyor.
Kaostan yeni düzen çıkıyor.
Devrim dogmaya dönüşüyor.
Dogma yeni devrimi doğuruyor.
Doğru yanlışlanıyor.
Yanlış, yeni bir doğrunun kapısını açabiliyor.
İyi dediğimiz şey kendi karşıtını üretebiliyor.
Kötü dediğimiz şey bazen yeni bir iyinin hammaddesine dönüşüyor.
Mikrodan makroya baktığımda bu tür örüntüler görüyor gibiyim.
Atomlarda.
Canlılarda.
Toplumlarda.
Fikirlerde.
İnançlarda.
Ve insan zihninde.
Ama burada kendime de aynı soruyu sormam gerekiyor:
Gerçekten aynı örüntü mü var?
Yoksa ben mi örüntü görmek istiyorum?
Çünkü az önce kurban ve yağmur arasında sebep-sonuç kuran insan zihniyle dalga geçtim.
Sonra dönüp atomlarla toplumlar arasında aynı ritmi gördüğümü söyledim.
Belki ben de aynı şeyi yapıyorum.
İşte geçmiş olsun.
Çık be aradan, Sokrates.
Belki ilerleme dediğimiz şey bir hedefe doğru yürümek değildir.
Belki ilerleme, kurduğumuz her hakikatin bir gün yıkılabileceğini kabul etmek ve buna rağmen hakikati aramaya devam etmektir.
Çünkü iki tehlike var.
Birincisi:
"Ben hakikati buldum."
Dogma burada doğuyor.
İkincisi:
"Hiçbir hakikat yok."
Nihilizm de burada doğuyor.
Belki insanın yapması gereken, ikisinin arasındaki ince ipte yürümektir:
Doğruyu aramak ama bulduğunu kutsallaştırmamak.
Ne kadar sinir bozucu bir görev.
Keşke taş tablet gelseydi.
En başta sözünü ettiğim yere tekrar dönüyorum.
Ben Sokrates'i insanlık tarihindeki düşünsel evrimin mihenk taşlarından biri olarak görüyorum.
Çünkü onun temsil ettiği kırılmadan sonra değişen şey, yalnızca verdiğimiz cevaplar değildi.
Soruyu sorma biçimimiz değişti.
Ve garip olan şu:
Aradan yaklaşık 2500 yıl geçti ama zihnimizin temel mekanizmaları hâlâ çok benzer çalışıyor gibi.
Elbette aynı insanlar değiliz.
Bilgimiz arttı.
Bilimsel yöntem geliştirdik.
Evrenin yaşını biliyoruz.
Atomların yapısını biliyoruz.
Genetiği biliyoruz.
Gezegenlerin hareketlerini biliyoruz.
Ay'a ayak bastık.
Kara deliklerin görüntüsünü aldık.
Kendi genomumuzu okuyabiliyoruz.
Ama bütün bunların bizi "daha iyi" bir insan türüne dönüştürüp dönüştürmediğini bilmiyorum.
Daha bilgili olduğumuz açık.
Daha iyi miyiz?
Başka soru.
Belki bunu bizim anlamamız zaten mümkün değil.
Nasıl bugün geçmiş yüzyıllara bakıp bazı dönüşümlerin büyüklüğünü görebiliyorsak, belki bizim çağımızın ne anlama geldiğini ancak uzak gelecekte yaşayan insanlar anlayabilecek.
Biz tarihin içindeyiz.
Şeklini göremiyoruz.
Bir dalganın üzerindeki su damlası, dalganın biçimini nereden bilsin?
Ve modern dünyanın büyük kırılmalarının ortasında bir adam çıkıyor.
Korkunç bir cümle söylüyor:
"Tanrı öldü."
Nietzsche.
Ama devamı daha ağır:
"Ve onu biz öldürdük."
Bu cümleyi bazen basit bir ateizm ilanı gibi okuyoruz.
Bence hiç öyle değil.
Nietzsche zafer çığlığı atmıyordu.
Bir cenazeyi haber veriyordu.
Çünkü yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı dünyasının ahlakını, anlamını, iyisini, kötüsünü, insanın evrendeki yerini ve ölümden sonra ne olacağını açıklayan devasa yapı çatırdamaya başlamıştı.
Kopernik bir taşını çekmişti.
Galileo bir tane daha.
Jeoloji başka bir yerini sarsmıştı.
Darwin insanın biyolojik ayrıcalığını sorgulamıştı.
Tarihsel ve filolojik araştırmalar, kutsal metinlerin kendisini incelemeye başlamıştı.
Bilim ilerledikçe, daha önce Tanrı'ya bırakılmış bazı açıklama alanları doğanın içine taşınmıştı.
Şimşek için Zeus gerekmiyordu.
Hastalık için şeytan gerekmiyordu.
Gezegenlerin hareketleri için melekler gerekmiyordu.
Canlıların çeşitliliği için her türün ayrı ayrı yaratılmış olması gerekmiyordu.
Tanrı'nın gerçekten var olup olmadığı hâlâ ayrı bir soru.
Ama Tanrı'nın açıklama için zorunlu olup olmadığı değişiyordu.
Bence Nietzsche'nin dehşeti burada başlıyor.
Çünkü Tanrı'yı öldürmek kolay.
Yerine ne koyacağınız çok daha zor.
İşin ironik tarafı şu:
Nietzsche muhtemelen benim bu hikâyeyi anlatış biçimime itiraz ederdi.
Ben Sokrates'i insanlığın büyük sorgulama makinesinin sembollerinden biri olarak görüyorum.
Nietzsche ise Sokratesçi aşırı rasyonalizme büyük şüpheyle bakıyordu.
Belki dönüp bana şöyle derdi:
"Sen zafer sandığın şeyin hastalık olabileceğini hiç düşündün mü?"
Belki Sokrates'in o sonsuz "neden?" soruları bizi yalnızca özgürleştirmedi.
Belki bizi yaşamın kendisinden de uzaklaştırdı.
Belki her şeyi gerekçelendirme ihtiyacı, insanın trajediyi, sezgiyi, içgüdüyü ve belirsizliği kabul etme kapasitesini zayıflattı.
Belki Tanrı'nın ölümüne giden yolun ilk taşlarından biri Sokratesçi akıldı.
Ve belki Nietzsche açısından bu alkışlanacak bir şey değildi.
Bu itiraz hoşuma gidiyor.
Çünkü kendi kahramanım kendi tezime saldırıyor.
Olması gereken de bu değil mi zaten?
Sokrates'i gerçekten seviyorsak, Sokrates'i de sorgulamamız gerekmez mi?
İnsan zihninin kültürel yolculuğunda, sonsuz sorulara ezeli ve ebedi bir Tanrı fikri olağanüstü güçlü bir cevap sistemi sunuyordu.
Neden varız?
—Tanrı.
İyi nedir?
—Tanrı'nın istediği.
Kötü nedir?
—Tanrı'nın yasakladığı.
Ölünce ne olacak?
—Başka bir düzen var.
Evren neden var?
—Tanrı yarattı.
Acının anlamı ne?
—Bir planın parçası.
Adalet bu dünyada gerçekleşmezse?
—Öteki dünyada gerçekleşecek.
Bu cevapların doğru olup olmadığını tartışabiliriz.
Ama sistemin gücünü inkâr etmek zor.
İnsanlığın en büyük sorularının neredeyse tamamını tek çatı altında topluyordu.
Kozmoloji.
Ahlak.
Ölüm.
Anlam.
Adalet.
Acı.
Umut.
Hepsi tek sistemin içindeydi.
Sonra Sokrates'in bıraktığı o eski, harika virüs yeniden çalıştı:
"Nereden biliyoruz?"
Bir kere daha cevabın içine soru soktuk.
Ama bu kez sorguladığımız şey küçük bir tanrı değildi.
Bütün cevapların üzerinde duran cevaptı.
Nietzsche'nin "Tanrı öldü" dediği yer belki de tam burasıdır.
Tanrı'nın gerçekten var olup olmadığı sorusundan daha kültürel bir mesele:
İnsan artık Tanrı'yı, dünyasının tamamını açıklamak için zorunlu cevap olarak görmemeye başlamıştı.
Ve bunun sonuçlarını hâlâ yaşıyoruz.
Çünkü eski cevabı yıktık.
Ama sorular ölmedi.
Neden varım?
Nasıl yaşamalıyım?
İyi nedir?
Kötü nedir?
Hayatın anlamı var mı?
Ölüm karşısında ne yapacağız?
Bunların hiçbiri Darwin'den sonra ortadan kalkmadı.
Bilim bize yıldızların nasıl oluştuğunu anlatabiliyor.
Ama yıldızlara bakarken neden içimizin tuhaf olduğunu söylemiyor.
Beynin nasıl çalıştığını giderek daha iyi açıklıyoruz.
Ama nasıl yaşamamız gerektiğinin cevabı laboratuvardan çıkmıyor.
Bir insanın beyninde aşk sırasında hangi nörotransmitterlerin değiştiğini bilmek, kimi sevmeniz gerektiğini söylemiyor.
Ahlaki davranışın evrimsel kökenlerini açıklamak, hangi davranışın doğru olduğunu otomatik olarak belirlemiyor.
"Nasıl?" sorusuyla "neden?" sorusu hâlâ birbirinin yerine geçmiyor.
Belki modern insanın büyük sıkıntısı tam olarak burada.
Eski cevapları sorgulayabilecek kadar geliştik.
Ama onların bıraktığı boşluğu dolduracak ortak bir cevap üretmiş değiliz.
Nietzsche bunu yaklaşık bir buçuk asır önce gördü.
Tanrı'nın ölümünü ilan etti ama ardından gelecek dünyanın huzurlu olacağını düşünmedi.
Tam tersine, önümüzde büyük bir boşluk olduğunu fark etti.
Eski değerlerin gücünü kaybettiği ama yenilerinin henüz doğmadığı o garip ara bölge.
Bir kıyıdan ayrılmışız.
Diğer kıyı henüz görünmüyor.
Ve belki bugün tam olarak burada yaşıyoruz.
Ama emin miyiz?
Belki yeni tanrılarımız çoktan geldi de, onları tanrı olarak görmediğimiz için fark etmiyoruz.
Ulus.
Para.
Piyasa.
Devlet.
İdeoloji.
Kimlik.
Teknoloji.
Kariyer.
Takipçi sayısı.
Kişisel gelişim.
Bilim.
Lider.
Algoritma.
Belki insan Tanrı'yı öldürmedi.
Belki yalnızca parçalara ayırdı.
Zeus'u öldürdük.
Sonra Eros'u Instagram'a verdik.
Hermes'i Amazon'a.
Ares'i devletlere.
Mammon'u borsaya.
Ve görünmez, her yerde bulunan, bizi tanıyan, ne istediğimizi bizden önce bilen yeni bir varlık yarattık:
Algoritma.
Şaka yapıyorum tabii ki.
Ama biraz da değil.
Asıl soru şu olabilir:
İnsan gerçekten kutsal olmadan yaşayabilir mi?
Çünkü tarih boyunca kutsal, yalnızca açıklama vermedi.
Aidiyet verdi.
Ahlak verdi.
Ritüel verdi.
Ölümle başa çıkma yöntemi verdi.
Acıya anlam verdi.
Topluluk verdi.
İnsana kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olduğunu hissettirdi.
Eğer bunların hepsini kaldırırsanız geriye yalnızca özgürlük kalmıyor.
Yalnızlık da kalıyor.
Ve özgürlükle yalnızlık bazen birbirine çok benziyor.
Belki modern insanın "anlam krizi" dediği şey budur.
Eski ev yanmış.
Yeni ev yapılmamış.
Ortada duruyoruz.
Elimizde bilim var.
Teknoloji var.
Muazzam bilgi var.
Ama hâlâ gecenin üçünde tavana bakıp:
"Ben ne yapıyorum?"
diye sorabiliyoruz.
İki bin yıl önceki insan da muhtemelen başka kelimelerle aynı şeyi soruyordu.
Bu biraz moral bozucu.
Ama komik de.
Yaklaşık 2500 yıl önce Sokrates, bize cevapları sorgulamayı öğreten büyük sembollerden biri oldu.
Yaklaşık 150 yıl önce Nietzsche, bu sorgulamanın sonunda en büyük cevaplarımızdan birinin kültürel gücünü kaybedebileceğini gördü.
Şimdi elimizde hâlâ aynı sorular var.
Ama artık eski cevapların arkasına eskisi kadar rahat saklanamıyoruz.
Peki ne yapacağız?
Yeni bir ortak inanç mı yaratacağız?
Seküler bir ahlak mı?
İnsan haklarını mı kutsallaştıracağız?
Bilimi mi?
Doğayı mı?
İnsanlığı mı?
Bireyi mi?
Yapay zekâyı mı?
Yoksa bunların hepsinin bir gün, bizim eski tanrılara baktığımız gibi görünebileceğini kabul ederek mi yaşayacağız?
Belki insanlığın bir sonraki düşünsel sıçraması yeni bir cevap bulmak değildir.
Belki cevapsızlıkla yaşayabilmeyi öğrenmektir.
Ama burada da hemen başka bir soru çıkıyor:
İnsan zihni buna gerçekten dayanabilir mi?
Çünkü belirsizlik pahalıdır.
Kesinlik rahatlatır.
"Bilmiyorum" özgürleştiricidir.
Ama aynı zamanda korkunçtur.
Belki bu yüzden her çağ kendi kesinliklerini yaratıyor.
Belki insanın asıl ihtiyacı hakikat değil, üzerine basabileceği sağlam bir zemin.
Ve zemin yoksa onu icat ediyor.
Sonra birkaç nesil geçiyor.
Çocukları o zeminin doğal olduğunu düşünüyor.
Torunları kutsal olduğunu.
Torunlarının çocuklarından biri geliyor.
Parmağını içine sokuyor.
Ve her şey yeniden başlıyor.
O hâlde belki insanlığın önündeki yeni soru şu değildir:
"Tanrı öldükten sonra neye inanacağız?"
Belki soru daha rahatsız edicidir:
Bir şeye inanmak zorunda mıyız?
Ve daha kötüsü:
Bir şeye inanmadan yaşayabiliyor muyuz?
Eğer yaşayamıyorsak, bugün kutsal dediğimiz şey nedir?
Eğer yaşayabiliyorsak, insanlık tarihinde ilk kez kutsalsız bir medeniyet mümkün olabilir mi?
Yoksa "kutsalsız medeniyet" dediğimiz şey de, kendi kutsallarını fark etmeyen bir medeniyetten mi ibaret olacak?
Bilmiyorum.
Ve belki ilk defa bundan rahatsız olmamaya çalışıyorum.
Sokrates soruyu açtı.
Nietzsche eski cevabın öldüğünü ilan etti.
Belki bizim çağımızın meselesi de o boşluğa hemen başka bir cevap tıkıştırmamak.
Bir süre boşluğun kendisine bakmak.
Ama insanlık bunu yapabilir mi?
Hiç emin değilim.
Çünkü tarihimize bakınca, bizim boşluklarla aramız pek iyi değil.
Mutlaka dolduruyoruz.
Sonra onu kutsallaştırıyoruz.
Sonra biri geliyor.
Parmağını içine sokuyor.
Ve hikâye yeniden başlıyor.
Belki bütün mesele budur.
Kutsala parmak sokmak.
Sonra yeni kutsallar yarattığımızı fark etmek.
Sonra onların da içine parmak sokmak.
Ve hiçbir zaman son cevaba ulaşamayacağımız ihtimaline rağmen, cevap aramaya devam etmek.
Belki insan olmak biraz da budur.
Sonsuz sorular sorabilecek kadar zeki.
Kesin cevaplar bulamayacak kadar aptal.
Bulduğu cevapları kutsallaştıracak kadar kibirli.
Sonra kendi kutsalını yıkabilecek kadar da meraklı.
Ve ben, Orhan, bütün bu 2500 yıllık entelektüel maceranın sonunda, hafif serin bir Akdeniz akşamında deniz kenarına uzanıp gökyüzünde yıldızları seyrederken sigaramdan bol bir duman çekip şu soruyu soruyorum:
Peki şimdi biz ne bok yiyeceğiz?